Okunması şart makaleler:


Bir süredir Facebook'ta daha aktifim, oradan takibe alın kaynatasızlar.

29 Mart 2014 Cumartesi

Yeni Osmanlı ve AKP

Merhaba kaynatasızlar.

Arasıra sikim sikim bölünmüş Türkiye haritaları yayınlanır birileri tarafından, bilirsiniz. Bu haritalarda genellikle Türkiye'nin Güneydoğusunda Kürt devleti, doğusunda ise Ermeni devleti kurulmuş olur, gözünüzün önüne geldi di mi o haritalar? Bu seferki ise farklı.

Stratfor, 1996'da Yahudi istihbaratçı George Friedman tarafından kurulan bir istihbarat birimidir. Stratfor aynı zamanda "Gölge CIA" olarak da bilinir ki bu tanımlama Stratfor'un ne olduğunu anlamanıza az çok yardımcı olmuştur. Stratfor'un kurucusu Friedman, 2009 yılında "Gelecekteki 100 yıl" adında bir kitap yayınlar. Bu kitapta, Türkiye'nin 2050 yılındaki haritasının şu olacağını öngörür kendileri:


Bizim alışık olduğumuzun aksine bu sefer bölünmüş bir Türkiye haritası yayınlamamıştır CIA. Adeta eski Osmanlı topraklarına hüküm süren, ortalığın amına koyan bir Türkiye vardır Friedman'ın kafasında (acaba?). Haritanın altında "etki alanı" yazıyor oluşu da sizi yanıltmasın, bu tıpkı Osmanlı gibi eyaletlerden oluşan bir Türkiye haritasıdır Friedman'a göre. Zira aynı kitapta Friedman, Türkiye'nin gelecekte dünyanın önde gelen devletlerinden biri olacağını sık sık vurgular.

Bu haritayı ve bilgiyi aklınızda tutun kaynatasızlar. Şimdi aynı Stratfor'un 23 Ağustos 2010'da yayınladığı "İslam, Sekülerizm ve Türkiye'nin Geleceği için Mücadele" adlı özel rapordan (1) bir kesit göstereğim size. Altına özet gibi bir çeviri de ekleyeceğim, onu çok dikkatli okuyun zira parçaları birleştirip delillerle geleceğim, ben adamın anasını belgelerle sikerim.

Özetle şunlar anlatılır özel raporun bu kısmında: "Gülen hareketinin uluslararası bağları AKP'nin dış politikası için doğal bir tamamlayıcıdır. AKP takipçileri Osmanlı'nın geçmişini benimsedikleri gibi, Osmanlıcı yayılmacı politikaları da benimserler. Ahmet Davutoğlu ve AKP'ye göre Türkiye'nin potansiyeli yüksektir fakat emperyalist bir imaj oluşturmaması için "Yeni Osmanlıcılık" terimini pek dile getirmezler. Fakat yine de Türkiye'nin dış politikası, Osmanlı'nın etki alanlarına geri dönüşten başka bir şey değildir"

Stratfor burada açıkça AKP'nin yeni osmanlıcı bir politika güttüğünü, fakat bunu o yıllarda dışarıda açık seçik dile getirmediğini söyler. Stratfor'un analizi kesinlikle doğrudur, şimdi gel benimle.

2009 yılında Ahmet Davutoğlu Libya gezisine çıkar ve "Ben yeni osmanlıcı değilim" der. Haber Today's Zaman'da (2) yayınlanır:


Bunun üzerine bir WikiLeaks belgesinde (3) görürüz ki, Stratfor ajanlarından Reva Bhalla, istihbarat içi mail'leşmelerde şu anlama gelen soruyu sorar ekip arkadaşlarına: "Neden AKP zaten yeni Osmanlıcı bir politika izliyorken, Davutoğlu bunu açık seçik dile getirmiyor? Sahiden kötü bir imaj yaratmasından mı çekiniyorlar?"


Reva hanım kızımıza cevabı veren kişiyi tanıyın şimdi de: Stratfor ajanlarından Amerikancı Türk'ümüz "Emre Doğru" konuya daha hakimdir, Emre'nin cevabı özetle şu olur: "Bu terimin kullanılması doğru değil, ürkütmeyin tazeleri"



Amerikancı Türklerimiz çoktur bizim, kendilerini okullarda akademisyen olarak, gazetelerde yazar olarak, televizyonlarda "bilirkişi" veya "ezber bozan" olarak sıklıkla görürsünüz. Emre Doğru gibi diğer bir Amerika sevdalımız ise Soner Çağaptay'dır. Soner'in, Amerika'nın Ortadoğu ilişkileri hakkında yayınlar yapan Washington Enstitüsü'nde 2009'da yayınlanan makalesinin (4) başlığı şudur: "AKP'nin dış politikası: Yeni Osmanlıcılık yanlış kullanılan bir isim"




Şimdi sizlere Soner'in Yeni Osmanlıcılık isminin yanlış kullanıldığını söylediği fakat Yeni Osmanlıcılığı övdüğü makalesinden bir kesit vereceğim, yine altta çeviri mahiyetinde özet var, onu okuyun:



Soner, 2009 tarihli bu yazısında AKP'nin dış politikası için Yeni Osmanlıcılık yerine "Ekono-İslamik" adında bir kelime uydurur ve AKP'nin bu Ekono-İslamik politikasının sadece İran, Suriye, Rusya, Hamas ve Hizbullah'la iyi ilişkiler kurmakla kalmadığını, aynı zamanda ABD, AB ve İsrail'in çıkarlarıyla örtüştüğünü de yazar.

Sevgili Soner, 2009'da iyi ilişkiler kuracağını söylediğin AKP, o saydığın ülkelerin hepsiyle düşman olmuştur. Fakat cümlenin ikinci kısmında haklısın. AKP'nin dış politikası ABD, AB ve İsrail'in çıkarlarıyla gerçekten de örtüşmektedir.

Ayrıca şu ana kadar size gösterdiğim tüm yazı ve yayınların birbiriyle olan tutarlılığına da dikkat edin.

Neyse, bir başka Amerikancı Türkümüzü tanıyalım: Ömer Taşpınar. Kendisi Brookings Enstitüsü Türkiye Araştırmaları bölümü başkanıdır, Sabah gibi, Today's Zaman gibi gazetelerde yazıları, Amerikanın Sesi adlı ne olduğu isminden belli sayfada ise röportajları cirit atar. Ömer Taşpınar'ın 11 Temmuz 2011'de Sabah'ta yayınlanan yazısı (5) yine Yeni Osmanlıcılık hakkındadır, kendisi bol bol yağlar ve över Yeni Osmanlıcılığı. Şimdi lütfen çerçeve içine aldığım kısmı okuyun, bu sefer Türkçe:



Şekil A'da görüldüğü üzere bütün Amerikancı yazarlarımız ve Stratfor, avaz avaz bağırmıştır "Yeni Osmanlı olun, süpersiniz, haydi aslanlarım" şeklinde.

Şimdi Tayyip Erdoğan için neden "Son Osmanlı padişahı" dendiğini veya "Dünya lideri" dendiğini veya "halife" dendiğini daha iyi anlıyorsunuzdur sanırım.

Fuatavni her ne kadar bir cemaat tetikçisi de olsa verdiği bilgiler arasında benim için en değerli olanı şuydu: Erdoğan'ın danışmanları onu "halife" olduğuna inandırmıştı. Erdoğan'ın Ortadoğu ziyaretlerinde parayla kalabalık tutar, "Tayyip Erdoğan" yazılı pankartlar açtırır, hatta bazı ailelere para vererek çocuklarının isimlerini "Recep Tayyip" koymalarını sağlarlardı.

Şimdi Tayyip'in Mısır ve Suriye ile neden bu kadar ilgilendiğini daha iyi anlamışsınızdır umarım. Ve hatta aynı Tayyip Erdoğan'ın Mısır ve Suriye hakkında bu kadar atıp tutarken, Kırım hakkında meydanlarda neden tek kelime etmediğini de anlamışsınızdır sanırım. Zira kendisi Ortadoğu'nun son padişahı ve halifesi rolüne inandırılmıştı. Esma için dökülen gözyaşları yalnızca bir dış politika oyunuydu, üzgünüm sevgili Rabia'cı dostlar ama hakikat budur.

Stratfor'un çizdiği bu "Güçlü, süper, 10 kaplan gücünde Türkiye" imajı ve yayınladığı harita, tamamen bir yemden ibarettir. Aynı zamanda "Yeni Osmanlıcı, bağımsız ve güçlü Türkiye" propagandası yapan yazarlarımızın söylemleri de sadece bir yemden ibarettir. Hatta yine pek sevgili Ömer Taşpınar, "Osmanlı gibi güçlü Türkiye" imajının yem olmadığını, gerçek bir amaç olduğunu, Amerikanın Sesi adlı sayfadaki röportajında (6) şöyle dillendirir, lütfen okuyun, Türkçe: 



Ehehehe. Yapma ya Ömer? Biz komplo teoricisi, sen ise gelişen Türkiye'nin biricik savaşçısısın öyle mi? Hoş gerçi, bu sikimsonik dünyada David Rockefeller veya Reza Zarrab hayırsever olabiliyor, sen de haklısın.

Bak dayı, yazılarımı az çok okuduysan benim Müslüman ve milliyetçi bir adam olduğumu anlamışsındır zaten. Bu yüzden de faşist oluruz, gerici oluruz, çok da sikime. Ben güçlü bir Türkiye'yi elbette isterim, fakat "cin olmadan adam çarpmak" diye de bir deyim vardır. Zira cesur olmak cahil için çok kolaydır. İçi boş, sırf gaz dolu söylemler bir yana, tüm üretim alanları özelleştirme adı altında peşkeş çekilmiş bir ülkeyle süper güç falan olamazsın. İki, iki daha dört eder.

Peki "Yeni Osmanlı" adı altındaki esas amaç nedir?

Bu sorunun cevabını ben değil, ABD büyükelçisi James Jeffrey 2009'daki röportajında kendisi söylemektedir. Röportaj 2009'da ABD büyükelçiliği resmi sitesinde yayınlanmıştır (7), şu kısmı dikkatle okuyun:




Bu sözler ABD büyükelçisi Jeffrey James'e aittir. İşte süper güçlü Türkiye masalının ardında bu yatmaktadır. Özerk bir Kürt bölgesi ve bölgenin ABD tarafından sömürülmesini sağlayan, adeta bir "hortum" görevi gören amele bir Türkiye.

Az önce Ömer Taşpınar'ın 2011 yılında Sabah'ta yayınlanan "Yeni Osmanlıcılık ve Kürt Meselesi" adlı yazısından bir alıntı yapmıştım ya size, şimdi bakalım mı o yazı nasıl bitiyor? Son cümleyi okuyun:


"Doğru adres BDP ile diyalog" - Amerikancı, Yeni Osmanlıcı Ömer Taşpınar bunu daha 2011 temmuz ayında yazmıştır.

Sonrasını ise biliyoruz zaten. Süreç adı altında elini kolunu sallaya sallaya Apo posterleriyle dolaşan ve özerkliğe adım adım daha da yaklaşan PKK.

TRT, 2007 yılında Daniel Fried ile bir röportaj yapar, bu röportaj ABD büyükelçiliği resmi sayfasında yayınlanır (8). Röportajda çok önemli bir kesit vardır yardımcı sekreter Daniel Fried tarafından dillendirilen, çeviri altta:



"Umuyoruz ki Turkiye ve biz, Talabani ve Barzani ile daha cok ilerleme kaydetmek icin birlikte calisabilirz. Onlar PKK saldırılarının arkasında değiller. Onlar dost ve müttefikler."

AKP'ye "Barzani ile aranı iyi tut" emri sık sık verilmiştir ABD büyükelçileri tarafından. Bir başka haber vereyim örneğin:




2008'de ABD eski büyükelçisi Wilson alenen Barzani'yle ilişki kurma emri vermektedir AKP'ye, hem de televizyonda...

Sonrasını ise biliyoruz. Eğer sabrınız yeterse bu video'yu bir 10 saniye kadar seyredin. 

Yıl 2012, bir zamanların teröristbaşı Barzani, artık AKP kongresinde konuşma yapabiliyordur ve AKP'liler kendisi için "Türkiye seninle gurur duyuyor" sloganları atmaktadır.

Veya Megri Megri konserini protokolden dinleyebilmektedir Barzani hazretleri.

İşte bağımsız Türkiye budur. Amerika'yı karşısına aldığı için (!) indirilmek istenen Recep Tayyip Erdoğan ve AKP de budur.

"Yeni Osmanlı olacaz, ABD bunu istiyor işte" diye düşünen varsa eğer aranızda, bir hatırlatmada bulunayım sevgili kaynatasızlar. 1959'da ABD başkanı Eisenhower Türkiye'ye ziyarette bulunmuştur. Tüm Türk medyası ağız birliği etmişçesine ABD başkanı Eisenhower'a methiyeler düzmüştür, alttaki fotoğraf 1959'da Ankara'da çekilmiştir:



"Ike", Eisenhower'ın lakabıdır ve Ankara sokaklarına ziyareti esnasında "WE LIKE IKE" (Ike'ı seviyoruz) posterleri asılmıştır.

Bununla beraber çok sevgilimiz, kıymetlimiz olan Ike, Avrupa Birliği'nin o zamanki muadili olan Avrupa Ekonomik Topluluğunu kastederek "Türkiye'nin adaylığı müzakerelere açılmalıdır" demiştir. Tüm Türkiye'de Eisenhower sevgisi ve adaylık müjdesinin coşkusu vardır.

Sonrasını ise yine biliyoruz.

Sadece 1 yıl sonra Adnan Menderes darbeyle indirilmiş, 2 sene sonra idam edilmiştir. AB adaylığı mı? O konuya hiç girmeyelim.

Bush'undan Obama'sına her Türkiye'ye gelen ABD başkanı bize aynı şeyi söylemiştir: "AB'ye gireceksiniz laa"

Bir zamanlar Milletler Cemiyetine dahi özel davetle katılan Türkiye Cumhuriyeti'nin yıllardır hali budur işte.

Şaşırmaya gerek yok, son kullanım tarihi dolan her liderin ipi çekilir.

Küresel güce ve vaadlere kanarak başa gelen her liderin sonu aynı olmuştur. İktidarda kalabilmek uğruna dini ve milli duyguları sömürmüş, halkı kutuplara ayırıp felakete sürüklemekten çekinmemişlerdir. 17 Mayıs 2013'te Tayyip Erdoğan, ABD gezisine çıktığında Emine Erdoğan'ın eline tutuşturulan kitap, akıbetlerinin ne olacağını özetler niteliktedir.




Diktatörlüğün psikolojisi.

Kaynataya selam.



Kaynaklar:

1: Stratfor, Special Report: Islam, Secularism and the Battle for Turkey's Future: http://www.brighteningglance.org/islam-secularism-and-the-battle-for-turkeyrsquos-future.html
2: Today's Zaman, 25 Kasım 2009, http://www.todayszaman.com/news-193944-i-am-not-a-neo-ottoman-davutoglu-says.html
3: WikiLeaks belgesi, ahanda bu: https://wikileaks.org/gifiles/docs/11/1117389_re-mesa-davutoglu-in-tripoli-.html
4: Soner Çağaptay, AKP's Foreign Policy: The misnomer of Neo-Ottomanism: http://www.washingtoninstitute.org/policy-analysis/view/the-akps-foreign-policy-the-misnomer-of-neo-ottomanism
5: Ömer Taşpınar, Yeni Osmanlılık ve Kürt Meselesi: http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/taspinar/2011/07/11/yeni-osmanlilik-ve-kurt-meselesi
6: Ömer Taşpınar'ın Amerikanın Sesi'ndeki söylemleri: http://www.amerikaninsesi.com/content/omer-taspinar-abd-turkiye-deki-soylemlerden-rahatsiz/1827136.html
7: James Jeffrey röportajı, http://turkish.turkey.usembassy.gov/be_jeffrey_konusma_102309.html
8: TRT ve Daniel Fried röportajı: http://turkey.usembassy.gov/news_100907.html


14 Mart 2014 Cuma

Dayım

Dayım kendini bildi bileli çalışmıştı, ben de dayımı bildim bileli hep çalışıyordu. Öyle senin benim "Uff bu sınavlar da çok zor ya" serzenişleriyle nazlandığımız o sikindirik sınavlara da çalışmamıştı hiçbir zaman, ağır işlerde çalışmıştı adam. Çalışmak zorundaydı, zira eli ekmek tutmak zorundaydı. Senin benim gibi küçük burjuva bir ailesi yoktu adamın. Yıllar önce emekli oldu dayım, hâlâ çalışıyor, çünkü eli hâlâ ekmek tutmak zorunda.

Dayımla öyle pek fazla anım yok. Hani yakın akraban olmasına rağmen sadece bayramdan bayrama gördüğün akrabaların vardır ya, ha dayımla biz de birbirimiz için o kontenjandan akrabalarız işte. Yine de tanıdığım ve annemin anlattığı kadarıyla dayım için "iyi bir insan" derdim rahatlıkla. Yağmur yağınca "İyi iyi, rahmet yağıyor" diyen adam bana kendimi güvende hissettirir amına koyim, öyle bir adam dayım işte, bildiğin dayı lan. Yalnız pis bir huyu var, senede birkaç kere görmesine rağmen her gördüğünde nasihatler verir bana, "Aman oğlum çok çalış, akıllı uslu ol, bu devirde kimseye güven olmaz, bak biz neler gördük" gibi. Galiba bu yüzden pek görüşmüyoruz lan dayımla ehehe, neyse.

Geçen gün bize geldi dayım, yine akıllı olmam ve çok çalışmam gerektiğiyle ilgili nasihatlerini dizdi sırf dayılık görevini yapmış olmak için. Kendi de diyordu zaten, "Oğlum ne bileyim benim aklım ermiyor, ama sen yine de akıllı ol" diye. Sonra konuyu kendine bağladı ve şikayetlerini sıraladı bana, e ne yapsın adam, yıllardır çalışmış ve açıkçası etrafımdaki insanların %90'ından daha fazla dert sahibi olduğunu söyleyebilirim, dökecek içini elbette. "Artık iş bulmak çok zor. Bak 1 ay bir yerde çalışıyorum, sonra 2 ay iş arıyorum, sonra yine 1-2 aylık bir iş buluyorum, sonra o da bitiyor, iş arayıp duruyorum. Bu şirketler anamızı belledi artık, çalışacak iş bırakmıyorlar" dedi. Her şeye rağmen iş aramak ve çalışmak zorundaydı, zira benle aynı boyda iki tane çocuğu vardı, bir de karısı.

Sonra dayım belli ki gündemden de bunalmış, onla ilgili de döktü içini bana. "Oğlum" dedi, "Görüyorsun neler oluyor. Tamam birkaç bakan rüşvet almış, var bir şeyler, ama bu adam giderse halimiz ne olacak?"

Devam etti, "Bak" dedi, "Allah'a şükür aç değiliz açıkta değiliz, eskiden öyle miydi, millet kırılıyordu işsizlikten. Neydi o bir şey fırlatmışlardı Ecevit'e, ne hale düşmüştük sonra, ama artık öyle mi?"

"Bir şey"den kastı anayasa mıydı, yazarkasa mıydı, yoksa her ikisi miydi orasını anlamadım ama devam ettim dinlemeye.

"Bak artık dış borcumuz da kapandı, IMF'ye borcumuz kalmadı" dedi. Artık burada dayanamadım, müdahale etmek istedim, müdahale dediysem öyle ampute milli takımıyla oynanan maçta kırmızı kart gören Ayhan Akman müdahalesi değil amına koyim, dayısının yeğeni çizgisinde naif bir müdahale. "Dayı yalnız IMF'ye olan borcumuzu ödedik de çok daha fazla borçlandık dışarı" dedim. Dayım "Yok canım iç borçtur o, kalmadı dışarı öyle pek borcumuz falan" dedi. Halbuki abidik gubidik seçmeli derslere ödevler hazırlayan bir iktisat öğrencisi olarak daha geçen gün Hazine Müsteşarlığının (1) sayfasında görmüştüm şu manzarayı:



Hayır, zaten biliyordum bu durumu elbette de, daha yeni rakamı rakamına gözlerimle şahit olmuştum mevzuya. Hissettiğim çaresizliği düşünsene, gözümle gördüğümü karşımdakine kabul ettiremiyordum. "Ne desem" diye düşündüm, aklımdan "Bak dayı, bana olan 10 lira borcunu ödedin ama bu sırada komşuna 150 lira borçlandın, yani borcun çok daha fazla arttı" gibi bir örnek vermek geldi ama veremedim. Utandım benim boyumda çocukları olan adama şu örneği vermekten. Hoş, zaten "dayımdır" diye çok da zıt gitmek istemedim.

Devam etti dayım, "Eskiden işsizlikten kırılıyordu ortalık, şimdi halimiz vaktimiz yerinde neyse ki" diyordu. Dayı, Allah kitap aşkına sen beş dakika önce iş bulmanın eskisinden zor olduğunu söylememiş miydin? Benim öğrendiğim teoriyi siktir et, sen zaten pratikte o konfeksiyon atölyesi senin, şu dükkan benim iş kovalamıyor muydun yıllardır? Nasıl oluyor da bu hükümetin cari açıkla beraber en büyük ekonomik problemi olan işsizlik üzerinden başarı hikayesi anlatabiliyorsun? Üstelik kendin bizzat bunun acısını çekiyorken? Allah aşkına dayı, nasıl? Kim inandırdı seni bunlara? Kimlerin inandırdığını biliyorum elbette de, sen "nasıl" inanabildin bunlara?

Türkiye'de işsizlik Akp iktidara gelmeden önce %9-10 arasındaydı, günümüzde ise yine aynı seviyelerde çıkıyor işsizlik oranı, fakat işsizliğin aynı seviyelerde çıkmasının en büyük sebebi TÜİK'in "işsizlik" tanımını değiştirmesi ve daha az kişinin "işsiz" kategorisinde sayılmasına yol açan bir hesap-kitap uygulaması. Örneğin eskiden son 3 ayda resmi olarak herhangi bir iş başvurusunda bulunmak ve iş bulamamak "işsiz" olarak tanımlanmanız için yeterliyken, artık sadece son 1 ayda resmi olarak iş başvurusunda bulunup bulunmadığınıza bakılıyor. Her ne olursa olsun, işsizliğin AKP iktidarından öncesine kıyasla "daha iyi"ye gitmediği aşikar, üstelik daha kötü bir manzaranın üstü örtülmesi söz konusu. Fakat gelgelelim bu sorunu gözleriyle gören bir adam bile bunun tam tersini savunabiliyordu.


Neyse, dayım devam etti: "Adamı yıpratmak için neler yapıyorlar görüyorsun. Neymiş Gezi Parkıymış. Arkadaş ısrar etti, bir bakalım abi ne var ne yok orada diye, gittik. Gittik yani Cemre, gördük. Gezi'yi de gördük..." diyordu dayım yılların birikimiyle.

Güzel dayım, araştırmacı gazeteci kişiliğinle Zimbabwe iç savaşını görmeye gitmedin lan, Taksim'e gittin alt tarafı, otobüsle 20 dakika. Neyse, devam etti dayım: "Abuk subuk tipler vardı. Çadır falan kurmuşlar, parkta nöbet tutuyorlarmış. Bence oradakilerin bu ülkeyle alakası yok"

Bugünlerde boş yere yemini ve yalan örtmek adına kullanılan "Allah" lafını çok işitiyorsunuz biliyorum, ama ben siyasetçi de değilim, insan ilişkileri sayesinde mevki sahibi olmuş vasıfsız bir kodaman da değilim. İnancından başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adam olarak size Allah'ım üstüne yemin ederim ki dayım bunları söyledi bana. Bu kulaklar bu lafları duydu.

Yıllarca "Başörtüsüyle devlet kurumuna girilmez!!", "Başörtüsüyle okula girilmez!" diye kendi sikimtrak coşkularını bastırmak için diğer insanları kendi düşündüğü gibi yaşamaya zorlayan ve kendisinden olmayanı aşağılık gören elitist dalyaraklardan ne farkı vardı dayımın? Bana bunu anlatsanıza lan. Lütfen bak. Tek bir fark söyleyin. Bu adam da kendisinden olmayana başka bir varlık gözüyle bakıyordu.

"Başörtülüler bana öcü gibi geliyor, başörtülü biri görünce korkuyorum" diyen Serra Yılmaz'dan, Kaybedenler Kulübü'ndeki o tonton oyunculuğuna rağmen nasıl tiksindiysem, bana bunları söyleyen adamdan da öz dayım olmasına rağmen öyle tiksindim.

Siz birbirinizin aynısıydınız.

İçiniz aynıydı, sadece görüşlerinizin istikameti farklıydı. İçinizdeki kötülüğü farklı dallara tutunarak dışa vuruyordunuz, hepsi bu.

Sizi mutlak değer parantezine alsak, dışarı aynı şey olarak çıkardınız. Orijine uzaklığınız eşit mesafede sizin amına koyim.

Devam etti dayım, "Neyse ki polis çok fazla şiddet uygulamadı, bak diğer ülkelerde neler oluyor" dedi.

Açıkçası Gezi'nin hiçbir boka yaramadığını, ülkeye zarar verdiğini falan söylese dayımla konuşabilirdim. Bakarsın belki de ben ikna olurdum, ben de gaybı bilen değilim. Fakat dayımla konuşmadım, konuşmaya da çabalamadım. Çünkü karşımda gözünün gördüğünü kalbi yalanlayan bir adam vardı. Dayımın bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmasından çok, gözüyle gördüklerini yalanlıyor olması ve inanmak istediğine inanıyor oluşu ürküttü beni. Allah'tan başka her şeyin yalan olduğunu daha bir iyi anladım ki bu düşünceye ara sıra çok fazla kapılırım, hani bazı hisleri her zaman aynı kuvvette hissetmezsin, ama bazı zamanlar çok kuvvetli hissedersin ya, öyle oldu işte.

Freud der ki, bir insanın elinden temel ihtiyaçlarını (beslenme, barınma vs) alırsanız, hayvana dönüşür. Bunlardan yoksun olunca insan, hayvan gibi hareket eder, hiçbir ahlak kuralı tanımaz.

Freud bu konuda yanılıyor.

İnsanların bir kısmı -belki de çoğu- aynen Freud'un dediği gibi elinden temel ihtiyaçları alındığında bir hayvan gibi hareket eder, fakat insanların bir kısmı da içindeki insanı o zaman gösterir. Bu tamamen o insanın "iyi" veya "kötü" olmasıyla alakalıdır. Freud'un hatası, kötülerin yaptığı ahlaksızlığı insanlığın tamamına genellemesidir.

Victor Frankl yahudi bir psikiyatrist ve yazardır, Nazi kampında yıllarca türlü işkenceler görmüş, karısını ve çocuklarını o kampların birinde kaybetmiştir. Fakat Victor Frankl, "İnsanın Anlam Arayışı" ismindeki kitabında özetle şunları söylemiştir: Tüm o işkenceci Alman subaylara rağmen, bir Alman subay bize hiç vurmazdı ve kendi parasıyla, hasta olan Yahudi esirler için ilaç alırdı. Aynı zamanda Naziler tarafından görevlendirilen bazı Yahudi kamp görevlileri, Nazilerin gözüne girmek için kendi milletinden olan diğer Yahudileri dövüp aşağılardı.

Victor Frankl, bir insanın bu dünyada yaşayabileceği sanırım en kötü hayatlardan birini yaşamasına rağmen şu sonuca ulaşmıştır: İnsanlar ırk olarak değil, yalnızca "iyi" ve "kötü" insanlar olarak birbirlerinden ayrılırlar ve bu yüzlerini de zor dönemlerinde daha fazla gösterirler.

Sanırım iyi dediğimiz insanların kimler olduğunu görmek için, en azından biraz zorluğa, güçlüğe ve ciddi bir karar aşamasına gelmelerini beklemek lazım.

Sanırım kendimizin iyi olup olmadığını görmek için de, zor dönemlerimizde ne yaptığımıza bakmamız lazım.

Bu hayattaki her musibetin bir anlamı var. Kötülükler ve zor koşullar, aslında "iyi bir insan" olduğunu zanneden biz gerizekalıların iş sıkıya geldiğinde ne kadar kötü olabileceğini göstermek içindir.

"Yoksa o kalplerinde maraz olanlar, Allah kendilerinin şiddetli kinlerini hiçbir zaman ortaya çıkarmayacak mı sandılar?" (2)

Kim iyidir, kim kötüdür, bunun kararını verebilecek kapasitede varlıklar değiliz.

Ancak içten içe de bir tahmin yürütürüz.

Dayıma "kötü bir insan" diyemem elbette, ama artık "iyi bir insan" da diyemem. Herkes bu kadar iyiyse, bu cehennem niye var amına koyim? Sırf Firavun için mi?

Kaynataya selamlar.





Kaynaklar:

1: Hazine Müsteşarlığı, Türkiye Net Dış Borç Stoku: http://www.hazine.gov.tr/File/?path=ROOT%2fDocuments%2fKamu+Finansman%c4%b1+%c4%b0statisti%c4%9fi%2fT%c3%bcrkiye+Net+D%c4%b1%c5%9f+Bor%c3%a7+Stoku+(Ar%c5%9fiv).xls

2: Muhammed suresi, 29. ayet.

Not: Dış borcun çoğunluğunun özel sektöre ait olması, dış borcumuz olmadığı anlamına gelmez. Özel sektör tarafından alınan dış borç yine Türkiye'nin dış borcudur ve yine halka yansır. Zira özel sektör üretmek yerine, düşük faizle dışarıdan borç alır ve kendi halkına yüksek faizden borç verir. Aradaki fark yine halkın cebinden ödenir. Bu durumda "dış borcumuz kalmadı" demek veya "o özel sektör borcu, sorun değil" demek abesle iştigaldir. Özel sektör borcu nedir, ne işe yarar derseniz şunu okuyun derim: http://www.iktisatlilar.net/index.php?option=com_content&view=article&id=724:dis