Okunması şart makaleler:


Bir süredir Facebook'ta daha aktifim, oradan takibe alın kaynatasızlar.

24 Temmuz 2016 Pazar

Tasavvuf Neden Bu Kadar Önemli?

Selam kaynatasızlar.

Tasavvuf neden bu kadar önemli? Ben meşgale olsun diye mi kafayı tasavvufla bozdum?

Tasavvuf hakkında yıllardır yazıyorum. Aşağıya link'ini bir kez daha koyacağım, tasavvuf hakkındaki 2 bölümlük makalemde; ilk kaynaktan deliller ile tasavvufun hem itikadi açıdan İslam ile taban tabana zıt olduğunu, hem de sosyolojik açıdan müslüman toplumunu ele geçirip aptallaştırdığını, pasifize ettiğini anlattım. Gel gelelim (o kadar delile rağmen hala tasavvufu savunanları zaten bir geçtim), bazı kişiler tasavvuf meselesini fazla abarttığımı, çok fazla bu mesele ile uğraştığımı söylüyorlar. Bu mesele ile neden mi bu kadar ilgileniyorum? Şu yüzden güzel kardeşim, bak Türkiye'deki onlarca ve hatta yüzlerce cemaat arasından sadece bir kısmı ve nispeten en etkili olanları:

Nur Cemaati
Süleymancılar
Menzil Tarikatı
Nakşıbendiler (ki Kadiri, Halidi gibi kolları da vardır)
Işıkçılar
Cerrahiler
İsmailağa Cemaati
İskender Paşa Cemaati
Kıbrısi Cemaati
Aziz Mahmut Hüdai Cemaati
Yahyalı Cemaati
Alvarlı Efe Cemaati
Kırkıncı Hoca Cemaati

Bu liste daha sabaha kadar uzar gider. "Cemaat" kelime manasıyla topluluk demek olsa da, günümüzdeki bu cemaatler tasavvufi tarikatlardır. Şeyhlik ve müritlik bir tasavvuf icadıdır ve bu gelenek hala çok güçlü bir biçimde varlığını sürdürür. Şu yukarıda ismini zikrettiğim veya zikretmediğim yığınla cemaate giden tek bir çocuk, tek bir genç, tek bir yetişkin bile kendini oradan kurtarsa bu, toplum olarak bizim kazancımızdır. Zira tasavvuf, kula kulluktur ve bir uyuşturucu türüdür. Saatlerce oturduğu yerden zikir çeken, 1248 kere bilmem ne duasını okuyunca cennete gideceğini zanneden, gecelerin körüne kadar şirk ve safsata dolu risaleler okuyan, çeşitli saçma sapan zikir ayinleri yapan tek bir kişi bile bu bataklıktan kendini kurtarabilsin diyedir çabam.
Burada beyinlerini uyuşturan insanlar eğer okusalar, vakitlerini heba etmeseler, üretseler, çok daha iyi bir toplumda yaşayabiliriz, zira cemaatlerin kuvveti sizin sandığınızdan çok daha fazladır.

"Neden Mevlana hakkında bu kadar çok duruyorsun, kim okuyor ki Mevlana'yı?"

En çok bu soru çıkıyor karşıma ve evet kaç kişi okuyordur ki Mevlana'yı? Bu millet Kuran bile, hatta herhangi bir kitap bile okumuyor. Fakat bu tasavvuf kültürü ve geleneği, kula kulluk geleneği toplumumuzun zihnine yüzlerce yıldır kazınmış durumda. Tembellik, kendini başkalarına teslim etmek, "o öyle diyorsa doğrudur" deyip sorgulama sorumluluğundan kaçmak, üretmemek ve asalaklık bizim toplumumuzun tasavvuf kaynaklı hastalıklarından bazılarıdır.

Mevlana dediğin adam, tıpkı şu yukarıdaki tarikatların ve cemaatlerin şeyhleri gibi bir şeyhtir. Mevlana'nın bugünkü şeyhlerden tek farkı sadece iyi bir edebiyatçı olmasıdır! O da eserlerinde ya da vazgeçtim ne eseri, paçavralarında müritlerine; velilere ve şeyhlere kendilerini teslim etmeyi emreder. Hababam oturduğun yerden zikir çekmeyi, nafile ibadetler yapmayı, bu dünyanın boş olduğunu, dünyadan tamamen kendini soyutlaman gerektiğini öğütler.

Sadece bu kadarı da değil. Bugün Türkiye'deki okullarda, ilahiyat fakültelerinde, televizyondaki dini programlarda, camilerde İslam diye bu adamların masalları anlatılır. Tasavvuf denilen zehir, millete İslam diye satılır. Kimisi bunun farkında değildir, kimisi ise "aman işimden/mevkimden olurum" korkusuyla düzene uyar, farkında olduklarını dillendiremez.

Fakat bu böyle gelip böyle gitmez, gidemez. Birileri Hz Hüseyin olacak ki, adalet için yola çıkacak ki, sivri olacak ki, artık bu sefalet ve kula kul olma geleneği söne söne bitsin.

8. ve 13. yüzyılda bilim ve felsefede dünyanın geri kalanına uçurumlar kadar fark atan müslüman toplumu; tasavvufun, tarikatların, tekkelerin, şeyhlerin üstünlüğü ele geçirmesinden itibaren çöküşe geçmiştir. Müslümanlar, bugün bulundukları bu sefil hali işte bu tasavvuf denilen saçmalığa borçludur.

Ben de art niyetli bir emperyalist olsam, ben de altı petrol, üstü asalak dolu bu toprakları sömürürdüm.

Sert mi yazdım? Hayır hafif bile yazdım. Hem de çok hafif. Hem Allah'ın dinine leke süren, hem de toplumu yüzyıllardır asalak hale getiren bu rezil tasavvuf anlayışı için hala çok az yazıyor, çok hafif konuşuyorum.

Milletimiz bu kadar olaydan sonra, Fethullah Gülen'in gençlikten yetiştirilme bir ajan olduğunu hele şükür anlayabildi.

Bakalım esas fitnenin; Risale-i Nur denen saçmalıklarında kerametler gösterdiğini, Kuran'da kendisinin ima yoluyla müjdelendiğini, Hz Ali'nin kendi yazdığı risaleleri okuduğunu, Hz Muhammed'in peygamber olmasının delilinin bu risaleler olduğunu, hatta risaleleri kendisinin yazmadığını -aksine- risalelerin kendisine "yazdırıldığını", risalelerin Kuran'ın indiği yerden indiğini söyleyen peygamberimsi/mehdimsi Said Nursi olduğunu ne zaman anlayacağız... Esas fitnenin, insanların beyinlerini ele geçiren bu İslam dışı tarikatlar, cemaatler, şeyh-gavs-kutup gibi zibilyon çeşidi olan ruhban sınıfı olduğunu ne zaman idrak edeceğiz...

Bu kısa diss'imi, teşhisi daha 14. yüzyılda koyan İbn Haldun'un bir sözüyle noktalıyorum.

"Akletmek müslümanlar tarafından terk edildi ve bu yüzden zelil bir hale düştüler"

Ben yazmaya üşenmedim, sen okumaya üşenme: Tasavvuf ve Tarikatlardan Tek Dünya Dinine



16 Temmuz 2016 Cumartesi

15 Temmuz 2016 Darbeciği

Merhaba kaynatasızlar.

Dünyada bu işin amacının ne olduğunu tamamen bilen yalnızca bir avuç insan olduğundan eminim. Haliyle vereceğim bilgiler dışındaki yorumlarım tahminden ibaret olacaktır. Fakat gerçek olma olasılığı epey yüksek tahminler...

Türkiye çoktan iki kutuba bölündü, AKP'liler ve laikler. Bu anlatacaklarım fanatik AKP'lilere işlemeyecek. Bu anlatacaklarım lafta Atatürkçü geçinip, AKP'ye muhalefet etmekten gözü kor olmuş ve Rusya'dan, BM'den, oradan buradan medet uman denyo kesime de işlemeyecek. Duvara karşı da olsa, ben yine amme hizmetimi yapacağım. Önce kısa bir bilgilendirme ve hatırlatma faslı:

Dün gece, 15 Temmuz yaklaşık 22.30 saatlerinde darbe yapılacağı ve köprülerin askerlerce kapandığı duyulmaya başladı. F-16 ve helikopterler tepemizden geçti, silah ve bomba sesleri duyuldu. Çok kısa sürede de işin sadece TSK'daki bir azınlıkça yapıldığını fark ettik. O andan itibaren ben de dahil birçok insanın aklına aynı şey geldi: "Tiyatro". Evet bu alenen tiyatroydu, fakat bu bir AKP tiyatrosu değildi, değildir, olamaz. O yüzden ben "tiyatro"yu, şu an bu lafı kullananların en az %99'undan farklı bir manada kullanacağım. Yavaş yavaş durumu açıklayacağım, sakin.

Elbette elimizdeki tek darbe modeli 80 darbesi değil, fakat bir fikir sahibi olmak için durumu onunla kıyaslayalım, bir şey kaybetmeyiz. Eğer bu başarılı olma amaçlı bir darbe girişimi olsaydı, ilk başta muhtemelen şu iki şey gerçekleşirdi: Birincisi, TSK 80'de olduğu gibi ansızın harekete geçerdi ve ikincisi, "tüm güçleriyle" saldırarak devlet kurumlarını, basın organlarını ve hatta uydu olmak üzere birçok stratejik yeri ele geçirirdi. Dünkü saçmalık ile 80 darbesi arasında bir kıyaslama yapacak olursak, TSK tümden saldırmadı. Aksine TSK kendi içinde bu harekete kalkışanların biletini kendisi kesti. Yalnızca azınlık bir grup, göstermelik olarak TRT, Cnn Türk gibi bazı kanalların binasını bastı, uydulara karşı bir girişimde bulunulmadı. Sanki Türkiye 80'de olduğu gibi yine tek televizyon kanalına sahipmiş gibi, insanların zihnindeki o meşhur Kenan Evren'in TRT konuşmasını canlandıracak şekilde TRT'de göstermelik bir bildiri okundu. TRT'nin okuduğu bildiride "Atatürk", "Laiklik", Yurtta sulh cihanda sulh" gibi laikleri işaret eden laflar ısrarla tekrar edildi, "kutupları ne kadar ayırsak kârdır" mantığıyla hareket edildi. Bu bildiri adeta "Madem kötüyüm öyleyse neden kumar oynadıktan sonra namaz kılan babaannemi kemerle dövmüyorum" diye konuşan kötü adamların olduğu gerizekalı STV dizileri gibi kör göze parmak sokarcasına "aha darbe yaptık ve düşmanınız biziz" diye bağırıyordu  İkincisine gelecek olursak, evet ansızın harekete geçildi. Fakat sabah ezanı saatinde değil, sabahın ilk saatlerinde değil... Gece 10-10 buçuk gibi, herkesin çoktan işten eve gelip uyanık olduğu, televizyon veya internet başındayken her şeyden alenen haberdar olabileceği çok amatör bir saatte harekete geçildi. Sabahtan ve tan vaktinden itibaren havada dolaşması gereket jetler, nedense insanların en uyanık ve en televizyon başında oldukları saatte havadaydı. Akşam 10.30'dan, insanlar uyuyana kadar alçak uçuş yaparak seslerini iyice duyurdular, bazen ses bombası, bazen gerçek bomba attılar, bazense helikopterlerden ateş edildi, iyice gürültü çıkardılar ve haliyle insan da öldürdüler. Tüm bunlar sabah olduğunda kesildi. Yani gerçek bir darbenin esas başlaması gereken saatlerde, bu göstermelik darbe şovu bitiyordu.


Buradan sonra yazacaklarımı anlamanız için ise, bugüne kadar ısrarla anlatmaya çalıştığım küresel gücün önemini ve devletlerin bunlar tarafından yönetildiğini anlamış olmanız lazım. Tüm dünyaya kakalanıp teşvik edilen neo-liberal politikaların da etkisiyle, ivmelenerek küreselleşen dünyada "bağımsız devlet" diye bir şey kalmamıştır, kalması da mümkün değildir. Devletleri; bankaların, devasa şirketlerin sahibi olan küresel çetelerin yönettiğini bilmeniz ve içselleştirerek anlamış olmanız "şart". Tabi ki "bağımsız devlet" bu dünya düzeninde asla tam olarak var olamaz, fakat hayatın sadece siyah-beyaz olmadığını da ihmal etmeyin. Kimilerinin bağımsızlığı biraz daha açığa çalan gridir, bizimkisi daha koyuya çalan gridir, Ortadoğu ve Afrika'da siyaha bir ramak yakınlıkta gridir.

Neyse girizgahı yaptım, başlıyorum.

Şimdi çok az geriye gidelim. El-Kaide diye bir şey vardı, ne oldu ona? 11 Eylül 2001'den itibaren sürekli adını duyduk, zaman içerisinde her geçen yıl adını daha az duymaya başladık, ardından 2011'de Usame Bin Ladin ölüp denize atıldığında  ise (?) adını neredeyse hiç işitmemeye başladık. El Kaide'nin yıllara göre Google'da aratılma oranı şudur:



Fotoğrafı büyüterek tarihleri inceleyebilirsiniz. Google bize 2004'ten önceki aratılma oranlarını vermiyor, fakat 2006 ve 2007'de, eylemlerine devam etse dahi El-Kaide'nin insanların hafızasında çoktan silindiği ortada. 2011'deki o ufak artış da Ladin'in öldürüldüğü tarihte vuku buluyor. Şu an ise El-Kaide'den basında -neredeyse- tek bir haber yok, eski gücünden de eser yok. Ancak "Işid ile birleşecekler mi?" haberlerine konu oluyorlar.

Bir de şuna bakalım:



Bu da Işid'in yıllar içindeki aratılma oranları. El-Kaide evrimleşti, Işid oldu. Teşbihte hata olmasın fakat İbrahim peygambere gökten indirilen koyun misali, bir anda Işid diye bir şey peydah oldu. Kuruluşu ve organize edilmesi daha eskilere dayanıyor fakat bunun önemi yok, insanların gözündeki imajdan bahsediyorum ben.

El-Kaide de, Işid de; silahı, istihbaratı, lojistiği dua edip gökten indiren adamlar değil. Küresel çete tarafından yaratıldıkları ortada. Fakat El Kaide de, Işid de, kaybetmesi için sahaya sürülen piyonlardır.

Işid ne zamana tarih olur, orasını bilmiyorum, Işid'i besleyenlerin de iç dinamikler yüzünden bunun tarihini tamamen öngörebileceğini zannetmiyorum, fakat kesin olan şu ki Işid bir süre sonra yok olacak.

ABD, 11 Eylül'den sonra girdiği Afganistan'da ve Irak'ta başarısız olmuş gibi lanse edilir. Evet Amerika devleti, ordusu ve ekonomisi büyük yara almıştır. Fakat o sikindirik Bush'un, Obama'nın, senatörlerin değil, küresel çetenin projesi olan BOP doğrultusunda tamamen başarılı olunmuştur. Derken ABD'de güç kalmadı, halk da artık savaş istemez oldu, Suriye'ye yıllarca bir şey yapılamadı. Avrupa ile ortak ordu kurulması için BM'de lobiler yapıldı, "Esad kimyasal silah kullanıyor" diye (kullanıyor olsa da, olmasa da) ısrarla propaganda yapıldı, fakat sonuç çıkmadı. Oysa çözümleri çoktan ceplerindeydi, kendileri yerine savaşacak asalak sürüleri vardı. Haydi IŞİD, parçala Suriye'yi, arkandayız.


Şu an IŞİD'in arkasında olanlar, çok yakında arkadan sikecekler IŞİD'i ve o da bir başka El-Cihadül Atyarraa örgütüne evrimleşinceye dek azalarak yok olacak.

Şimdi bunları neden anlattım?

"Kaybetmek için sahaya sürülen piyonlar" lafımı daha iyi anlatabilmek için. Bunu unutmayın, tekrar döneceğiz.

Karşındakine bir piyon öne sürersin, karşısındaki hemen atıyla, filiyle o piyonu yer, fakat bir piyon uğruna en önemli taşlarından birini kaybeder.

Dün gece, kıçıkırık azınlık haliyle, adam akıllı hiçbir stratejik hamle yapmadan ve sadece F-16'larıyla gövde gösterisi yapan, bu sırada bombalayan, insan öldüren adamlar da kaybetmesi için sürülen piyonlardı.

"Yaavvv bu nasıl tiyatro, şurayı bombaladılar, insanları öldürdüler?"

E tiyatro dediğin de böyle ihtişamlı olur zaten. Sana bir film senaryosu yazacak olsam ve seni karşımızda kötü adamlar olduğuna ikna etmeye çalışsam, çok büyük kötülükler yapan bir karakter yaratırım. Adam öldürüp oraya buraya bomba koyan Joker yaratırım, İnsana zerre değer vermeyen Ajan Smith'ler yazarım. Andy Dufresne'e dayak atan gardiyanlar, hakkını gasp eden cezaevi müdürü yazarım. Vs vs...

Sen hayatında anan-baban dışında (ki onlar bile her zaman değil) kaç tane sana değer veren insan tanıyorsun? Dünya, sırf BOP uğruna İkiz Kuleleri ve Pentagon'u vuran ruh hastaları tarafından yönetiliyor. Dünya, 11 Eylül'ü bahane edip Afganistan ve Irak'ta milyonlarca sivil öldüren, inanılmaz derecede sapık insanlar tarafından yönetiliyor. Dünya, maalesef tıpkı senin benim gibi içinde çok büyük bir kötülük potansiyeline sahip insanların, ellerine güç kudret geçmiş ve bunu kötülüğe döken versiyonları tarafından yönetiliyor.


Her neyse, AKP halkı meydanlara çağırdı. Darbe karşıtı iyi niyetli insanlar meydanlara çıktı. Keşke çıkmasalardı, kaybetmek için sahaya sürülen bu sahte darbede açık hedef haline gelip bu tiyatroyu daha fazla "kanla besleme"ye olanak sağlamasalardı... Ölenlerimiz olduysa da en azından binleri bulan bir ölüm tablosu yaşamadık  Fakat yaşayabilirdik. Jetiyle, tankıyla, tüfeğiyle darbe yapan askerler olduğuna inanıyorsun ve tişörtünü giyip sokağa çıkıyorsun. Tamamen duygusallık. Şehit ile telef arasında çok kalın bir çizgi vardır.

(Neler diyor bu adam, nereye bağlayacak, diye düşünüyorsan sabırla oku)

Dün gecemi sabaha kadar dış basını okumakla geçirdim. Fakat CNN'i, Reuters'i, ne bileyim Le Monde'u okumakla değil, onları siktir et.

Çok net bir örnek göstereceğim. Son yıllarda sürekli bahsettiğim şu Stratfor'u bir hatırlayın. Küresel çetenin, içerisinde gayet Türk satılmış çalışanlar da barındıran ABD'deki think-tank kuruluşu Stratfor dün gece büyük bir amatörlük yaptı. 3-4 saat sonra yayınlaması gereken analizi, çok erken yayınladı.




"Neden Türkiye'deki Darbe Başarısız Olacağa Benziyor?"

Bu makalenin servis saati, Türkiye saati ile gece 3'tür.

Aynı esnada Türk halkı darbe olacağına inanıyor ve sokağa hücum ediyordu. 

Dün geceki kişisel tecrübelerime dayanayım, birkaç saat sonrasında bile insanlara sokaklara çıkmamaları gerektiğini, bunun bir dolap olduğunu anlatmaya çalıştığım tweet'lerime ve Facebook paylaşımlarıma "YAHU ADAMLAR TBMM'Yİ BOMBALADI SEN NE DİYOSUN?" diye tepkiler alıyordum ve bu tepkilerin sayısı, diğerlerine nazaran çoğunluktaydı. Dün geceyi yaşayan ve insanların tepkilerini takip eden herkes de bunu bilir zaten. Yani insanlar çok ciddi bir darbe ile karşı karşıya olduklarına inanırlarken, Stratfor çoktan beyaz bayrağı dalgalandıran haberi yayınladı.

Stratfor bu analizi Türkiye saati ile gece 3'te yayınladı. Çok iyi niyetli bir yaklaşım ile, bu makalenin yazılma emri 1 saat öncesinde verilmiş olsa, 1 saat içerisinde de yazılmış olsa, Stratfor darbenin başarısız olacağını Türkiye saati ile gece 2'de biliyordu.

İyi niyetli yaklaşımları bırakalım, gerçeğe dönelim:

İlgili makalenin içerisinde, dün yaşananlar ile ilgili araya sıkıştırılan 3-5 cümle dışında güncel bir haber yoktu. Makalede Türkiye'deki kutuplaşmadan, AKP'nin 2015 seçimlerini %49,5 ile kazandığından, AKP ile Fethullah Gülen'in arasının çok açık olduğundan dem vuruluyordu.

Bu metin çok önceden hazırdı. Servis edilmek için bekliyordu. Fakat biraz erken yayınlandı. Yayınlansa da bir şey değişmez, zaten kaç kişi haberdar Stratfor'dan?


Bir diğer think-tank kuruluşu RAND, olayların en alevli olduğu saatlerde Ortadoğu uzmanlarının şu minvaldeki tweet'lerini yayınlıyordu:




"Erdoğan darbeyi atlatabilirse öncekinden de güçlü olabilir"


Hadi ya, ciddi misin?

Bunlardan daha arşivlediğim niceleri var, fakat sivri sineğe saz diyerek bu fasla ara veriyorum.

Tüm bu anlattıklarım zaten aklı selim bir insanın, hiç bu kanıtlara ihtiyaç duymadan da feraset ile akıl edebileceği şeyler elbette. Fakat meramımı olabildiğince izah etmeye çalışıyorum.


Tabi bir de işin Türkiye'deki falsoları var, onlara giriş bölümünde değinmiştim. Koca TSK, bir avuç azınlık adamı indiremeyecek öyle mi? TSK tankıyla tüfeğiyle darbe yapacak ve tişörtlü insanlarımız tankı ele geçirip üstünde tepinecek öyle mi? Allah korusun ama gerçek bir darbe girişiminde bunları başar bakalım... Bu iş öyle biber gazına benzemez ağalar, F-16'dan, tanklardan bahsediyoruz. TOMA'lı polislerden değil, nice imkanlara sahip olan TSK'dan bahsediyoruz.

TRT'de sözüm ona darbe nutuğu okunurken, TRT askerlerce basılmışken, aynı TRT'nin resmi yayın organları, TRT'deki nutuk ile AYNI ANDA "darbe yok, her şey kontrol altında" minvalinde şöyle AKP yanlısı tweet'ler atıyordu:



Ve daha niceleri, Trt'nin Twitter'ı orada git bak, hatta inanmıyorsan dayıya sor.

Gelelim bir diğer komik sahneye. Askeri bir darbe girişimi var ve uçuş saatinden uçuş güzergahına kadar her şeyi belli olan Erdoğan'ın uçağı, sağ salim Marmaris'ten İstanbul'a ulaşacak öyle mi?

Erdoğan'ın yeni ayrılmış olduğu Marmaris'te bomba patlatıldı, ardından varmış olduğu Atatürk Havalimanı'nda da bomba patlatıldı, bunların hiçbiri ölümcül maksatlı değildi, tamamen "Bak Tayyip neredeyse oraları vuruyoruz" mesajıydı.



Stratfor'un ve dolayısıyla ABD'nin ve dolayısıyla Fethullah'ın elinde; Erdoğan'ın uçağının saniye saniye, nerede olduğu bilgisi var güzel kardeşim, mesela bu tweet'i attıkları anda Erdoğan'ın uçağının Marmara Denizinde olduğunu gösteriyorlardı. 


Öte yandan jetlerin havada uçuştuğu bir darbe anında, hiçbir akıllı devlet lideri elini kolunu sallaya sallaya sıradan yolcu uçağıyla dolaşmaz. Hele hele Tayyip Erdoğan... Kabe'de bile 219020 tane korumayla yürüyen adamdan bahsediyoruz burada.

Tamam artık, hala bu darbenin ciddi bir darbe olduğuna "inanan" varsa daha fazla dil dökmem lüzumsuz. Konuyu esas yere getireceğim.


Bu darbe girişimi, Akp veya Tayyip Erdoğan tarafından organize edilebilecek bir iş değildir.

Geçen ay Atatürk Havaalanı'na oldukça profesyönelce giren, sadece canlı bombalarla değil, aynı anda başka adamlarıyla çok ince planlanmış bir şekilde kritik noktalardan taramalı tüfekler ve el bombalarıyla insanlara ateş eden, çok iyi hazırlanmış bir IŞİD'e şahit olduk. Bu operasyonun tetikçisinin IŞİD olduğunu, fakat mimarının IŞİD olmadığını hepimiz biliyorduk. IŞİD'in siki, istihbaraten bu kadarına uzanmaz.

Aynı şekilde AKP veya Erdoğan, 100'den fazla rütbeli askeri (bakın erleri geçtim, rütbeli askerlerden bahsediyorum) motive edip bir kamikaze saldırısı yaptıramaz. O kadar F-16'yı, Skorsky helikopteri, tankı bunların eline verip de "haydi aslanlarım, kendi ülkenizi vurun" diyemez, dese de ikna edemez. Başka ülkeye taarruzda buna gücü yeter, fakat kendi ülkesi için asla. Bu öyle miting meydanında bomba patlatmaya benzemez ağalar, kapsamlı bir askeri harekattan bahsediyoruz.

El-Kaide ve Işid örneğinde de anlatmaya çalıştığım gibi, dün darbe yapacağını zanneden salaklar kaybetmeye mahkum olarak sahaya sürülen piyonlardı. Belki bir kısmı ilk başta sahiden başarılı olacağına inanıyordu, belki bir kısmı sonradan kurtulacağı sözü almıştı, nasıl ikna olduklarını bilemem. Fakat emri aldıkları yer AKP değil, küresel çeteydi. Yazının başında tahminlerde bulunacağımı söylemiştim, fakat bundan adım kadar eminim.

İsmet İnönü sağ olsun, 1940'ların ikinci yarısından itibaren Fulbright Anlaşması gibi birçok gizli anlaşma imzalamıştır. Truman Doktrini, Marshall Yardım Planı derken, bizim sadece eğitim gibi sosyal fonksiyonlarımız değil, aynı zamanda askeriyemiz de ABD'ye hediye edilmiştir.

Küresel çete, kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyerek, herkesin varlığını gayet bildiği o TSK'ya sızmış ABD komutası altındaki piyonlarını kaybetmeleri için sahaya sürdü.

Siyasette "ya hep ya hiç" yoktur. "Ya çok iyi dostuz ya da en kötü düşman" yoktur. "Ya hep iyi geçineceğiz ya da hep bozuşacağız" yoktur. Erdoğan IŞİD'i destekliyor olsa bile, uzun bir süredir küresel çete ile arası limoni.

Yine CFR'nin basın organlarının dün gece atmış olduğu tweet'lerden bazı örnekler vereceğim:



"Erdoğan generalleri güçlendirdi ve darbe riskini doğurdu"



"Erdoğan (bu darbe girişiminden dolayı) sadece kendisini suçlayabilir"

Bunlar CFR'nin dün Erdoğan için kullandığı ifadelerden bazılarıydı.

Yani bu iş, görünürde Erdoğan'ın yararınaymış gibi gözükse de, o sadece bal tutan parmağını yalayacak, esas kazanan küresel güç ve her daim kaybeden biz olacağız.

Bu oyun içinde oyun dolu öyküden kendi çıkarımlarımı yapacak olursam:

1) Darbe girişimi kaybetmeye mahkum bir tiyatroydu.
2) Darbe girişimi asla ve asla AKP tarafından organize edilmedi.
3) Darbe girişimi zayıf dahi olsa, yine de AKP'nin organize edebileceği çapta bir iş değildi.
4) Darbe girişimi küresel çetenin emriyle oldu, 
5) TSK'daki Fethullahçı veya diğer ABD komutası altındaki adamların bir kısmı feda edildi. Fakat kesinlikle hepsi edilmedi. Tayyip Erdoğan'ın söylediği "Bu olay aslında Allah'ın bir hediyesi, Fethullahçılar TSK'dan temizlenecek" lafı Polyannacılık.
6) Tayyip Erdoğan bu zayıf darbe girişiminden haberdardı, girişimin olacağını da, fiyaskoyla biteceğini de iyi biliyordu.
7) Amaç AKP veya Tayyip'e hizmet etmiyordu, onlar geçici olarak nimetlenecekler. Amaç küresel çetenin Türkiye'deki yeni hamlelerine zemin hazırlamaktır. Küresel çete fani insana değil, kalıcı sisteme yatırım yapar.

Peki nedir bu amaç? "Bilmiyorum" lafını bir acizlik olarak zanneden insanlarla dolu bir toplumda yaşamamıza rağmen "bilmiyorum" diyorum, fakat akla gelen ilk tahmin elbette başkanlık sistemi.

Dünyada başkanlık sistemiyle yönetilen ülkeler şunlar:



ABD ve Güney Kore'yi saymazsak, başkanlık sistemiyle yönetilen tüm ülkeler rezil haldedir. Bir de belki ekonomik durumu sürekli bizimle karşılaştırılıp "la yükseliyor mu, yoğusam balon da patlayacah mı" diye tartışılan Brezilya var. Onun dışında liste çöp dolu.

Velhasılı kelam amaç ilelebet bir Tayyip iktidarı değil. Israrla tekrar ediyorum: Küresel çete fani insana değil, sisteme yatırım yapar.

Büyük Ortadoğu Projesi lafı klişeleşti diye sanki böyle bir şey yokmuşçasına davranan ve ciddiye almayan denyo kitleye seslenmek istiyorum. Condolezza Rice'ın Ortadoğu'daki neredeyse tüm ülkelerin sınırlarının değişeceğini yıllar öncesinden bildirdiği Büyük Ortadoğu Projesi öyle bir anda gökten zembille inmez. Bu tür projeler ve amaçlar, söylentileri ilk yayıldığı anda herkesin diline düşer, fakat gerizekalı insan evladı kısa süre içerisinde bunların gerçekleşmediğini görünce konuya ilgisini kaybeder.

BOP; uzun yıllar, büyük emekler, büyük uğraşlar, büyük yıkımlar ve büyük kanlar gerektiren bir projedir. Afganistan ve Irak'a bizzat ABD müdahelesi, Arap baharları, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da indirilen liderler ve bölünen ülkeler, küresel çetenin çaktığı kılıvcımı alevlendirerek birbirini mezhep dolayısıyla katleden msülümanlar, Suriye, IŞİD... Daha örneğe ihtiyacın var mı?

Dünyada çatışmaların olduğu ve ABD'nin menfaatini etkileyen bölgeler, CFR tarafından şöyle gösterilir. Haritayı direkt CFR'nin kendi sayfasından aldım:



Farkındaysan Ortadoğu'da o kadar fazla savaş ve karmaşa var ki, artık noktalar iç içe geçmiş durumda ve birbirinden ayırt edilemeyecek halde. İşte budur BOP. Birilerinin "Merhaba arkadaşlar, biz BOP için sizin ananızı belliyoruz" diye açıklama yapılmasını bekliyorsunuz herhalde. Gerçi bunu söyleseler bile ancak üzerinden mizah yapıp sığır gibi yaşamaya devam edersiniz ya, neyse.

Bir ek bilgi daha vereyim, göz çıkarmaz:



Wikileaks'i kurcalarken karşılaştığım bu mail'leşmede, Stratfor daha 2010 yılında AKP ve Feto'nun düşman oluşunu tartışıyordu. (Release Date 2013 dediği şey, Wikileaks tarafından yayınlanma tarihidir. Mail'leşmenin esas tarihi aşağıda yazan 2010-08-25'tir)

O tarihten birkaç sene sonra çatışmaları daha ayyuka çıkar oldu. Zaman ve CIA'in Türkiye şubesi olan Taraf gazetesindeki cemaatçi yazarlar "Büyütülecek bir şey yok" diye açıklamalar yaptılar. Daha dün gibi hatırlıyorum, balık hafızalı olmayın, Akp'lisi de cemaatçisi de ilk başlarda bu çatışmalar için "OYUNA GELMEYELİM ARKADAŞLAR, BİZİ BİRBİRİMİZE KIRDIRMAK İSTİYORLAR, AKP CEMAAT KARDEŞTİR" minvalinde paylaşımlar yapıyorlardı sosyal medyada. Bu amına koduğumunun "sosyal medya" lafına da uyuzum ama kullanmamız gerekiyor işte ne yapalım, her neyse. Derken AKP-Cemaat çatışması aleni hale geldi, dershanelerin kapatılma kararı, tape'ler falan derken, Tayyip cemaati "Paralel, Haşhaşi" gibi isimlerle iyice düşman olarak tanımladı. İşte o zaman, bizim yıllardır anlatıp da inandıramadığımız şu Fethullah'ın ne mal olduğu gerçeğini kabul etti Akp'liler. Fakat bilgi sahibi olmadan, sırf Tayyip düşman ilan ettiği için...

Bu laflarım birçok insana teshir etmeyecek, bunu biliyorum. 3-4 yıl öncesine kadar Fethullah Gülen'in bir küresel çete uşağı olduğunu anlatmaya çalıştığımızda "SEN BİR FİTNECİSİN" diye konuşan tiplere veya bildikleri halde salak rolüne yatanlara bu anlattıklarım fayda etmeyecek. Gerçekten bir darbe girişimi yapıldığına inanan, tape'lerin kurgu olduğuna inanan insanlara bu anlattıklarım fayda etmeyecek. Öte yandan her kötü şeyin planyacısının Tayyip olmasını isteyen gerizekalı kör muhaliflere de bu laflarım tesir etmeyecek. 

Bunları anlattığım için bana birileri "darbeci", birileri "fetocu", birileri "artık Akp'li oldu" diyecek. Kim nasıl görmek istiyorsa öyle iftira atacak. Ortak paydada buluşacakları diğer nokta ise, tüm bu anlattıklarımı "komplo teorisi" diye itibarsızlaştırmak, değersizleştirmek olacak. Sırf işlerine gelmediği için.

Öyleyse bunları neden yazdım? Bir kişi bile anlasa, birkaç kişinin bile aklına soru işareti takılsa, birkaç kişi bile dünyadaki küresel gücün nasıl bizi parmağında oynattığını, birilerine başbakancılık, birilerine devrimcilik, birilerine darbecilik oynattıklarını kavrasa, bu benim ve bizim dünyadaki karımızdır. Esas karım ise, gözleri olmadığı halde her şeyi gören Birinin çabalarımı görmesidir.

Yoksa katlanılacak bir mahlukat değil insanoğlu.

Kaynataya selamlar.



8 Temmuz 2016 Cuma

Reformcu Kimdir?

Peygamberimiz ölür.

Sonra "fırkalara bölünmeyin" diye bağıran ayetlere rağmen mezheplere bölünürsün, bu mezheplerin farklı helal ve haramları, farklı kuralları olur. Bu reform değildir.

Sonra "hadis" ve "sünnet" adı altında Kuran ile alakası olmayan, hatta Kuran'a tamamen zıt yeni kurallar eklersin dine. Bu yeni kurallar saymakla bitmese de dinden çıkanın öldürülmesi, namaz kılmayanın öldürülmesi ve dövülmesi, Kuran'da bir defa bile geçmeyen cariyeliğin meşruluğu gibi rezaletler içerir. Aynı hadis kaynakları peygamberimizin, Ömer'in, Ebu Bekir'in ve Ali'nin hadis yazılmasını yasakladığını, hatta hadisleri toplatıp yaktırdığını söyleseler bile, bu yeni kuralları dine eklemek reform değildir.

Sonra tasavvuf diye bir şeyi İslam'ın içine sokarsın. Şeyhlik, müritlik, vahdet-i vücut, vahdet-i şühut, fenafillah gibi Kuran'da yeri olmayan yeni kavramları dine sokarsın. İnsanları pasifize eder, cennete gitmenin tek yolu şeyhe bağlanarak nafile ibadet etmektir diye ahkam kesersin. Sanki peygamberimiz, sahabe, Ebu Bekir, Ömer bir arada toplanıp semazen kıyafetleri ile veya "hah huh hah huh" diye cezbe haline kapılmak için zikir ayinleri yapıyormuşçasına... Bu reform değildir.

Sonra Hadid 27'de Allah'ın "ruhban sınıfı" oluşturdukları için eleştirdiği Hristiyanları örnek alırcasına, aynı ayette Allah'ın "bidat" olduğunu belirttiği ruhbaniyeti kurarsın. Allah'a kafa tutarcasına evliya, veli, şeyh, gavs gibi üstün özelliklere sahip olan ve kendisine teslim olunması gereken ulvi kişiler yaratırsın. Bu reform değildir.

Her yüzyılda insanlara dini yeniden hatırlatacak, bir nevi peygamber jr olan mücedditlerin geleceğini uydurursun. Bu da reform değildir.

Apaçık, anlaşılır ve yeterli olduğu kendi içerisinde belirtilen Kuran'a rağmen, "alim, mürşid, veli, mezhep, siyer, hadis" vs gibi kişi ve kavramlar olmadan Kuran'ın anlaşılamayacağını ve İslam'ın bu kişi/kavramlar sayesinde tamamlandığını söylersin. E bu da reform değildir.

Fakat...

İnsanlara "Allah'ın kitabı yeterlidir, tek rehber Kuran'dır" dersen, sen bir reformcusundur.

Yalnız Kuran'a sarılmak, yüzlerce yıl önce yaşamış herifler tarafından yapılan reformlardan kurtulmak ve öze dönmektir.

Lokman Suresi 21 Böylelerine, Allah'ın indirdiğine uyun dendiğinde şu cevabı verirler: "Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız." Peki, şeytan onları, alevli ateşin azabına çağırmış olsa da mı?

Allah yine, yine, yine, ısrarla doğruyu söyledi.

Selam.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

Biliyorum, bilmiyorum.

Selam.

Kusmam lazım.

İstediğimden değil, ihtiyacım olduğundan.

Kusarken sonucunu, ertesini, hatta bir saniye sonrasını dahi düşünemezsin, sadece kusarsın. Beyin bir süreliğine kendini inzivaya çeker. Zira artık hazmedemediklerin midende birikir, dolar, ardından yutak borusundan yukarı doğru çıkarak şiddetli bir şekilde taşar. Normalde bağırsaklara doğru yönelip dışarı çıkması gerekenler, bu sefer girdikleri yere ihanet ederek oradan dışarı çıkmak isterler. Bu senin elinde değildir ve bu eylem sırasında geleceği düşünemezsin. "Düşünmezsin" değil, "Düşünemezsin", aradaki tek fark bir harftir, fakat o tek harf uçurumlar kadar fark yaratır. Ben de şu an düşünemiyorum bu anlatacaklarımın nereye varacağını. Sadece beyni kendini durdurmuş ve değil geleceğin, 1 saniye sonrasının bile kaygısını taşımayan biri halinde kusuyorum.

Hayatında kaç tane adil olmaya çabalayan insan tanıyorsun? Sen adil olmaya çalışıyor musun? Seni bilmiyorum, tanıdıklarını da bilmiyorum, fakat büyük çoğunluğunuzun -hem de baya büyük bir çoğunluğunuzun- ezilene değil, kendisinin ezen tarafta olamayışına üzüldüğünü biliyorum. Adil olmak için değil, ezmek için güçlü olmaya çabaladığınızı biliyorum. Belki ben de bu insanlardan biriyimdir, bak onu da bilmiyorum.

Sigara almaya indim, bizim sokaktaki çocuklar saklambaç oynuyordu. Ebe küçük bir çocuktu, gördü arkadaşlarından 2-3 tanesini, kalesine dönüp sobeledi. Boyu ebeden 30-40 cm daha büyük olan bir ergen irisi geldi oralardan, arsız arsız "bizi nerede gördüğünü söylemedin olum, belki bizi kandırıyon ne biliim, sobeee" deyip kaleye dokundu. Ben bile gördüm amına koduğumun evladını, kendisi de biliyordu gözüktüğünü ama güçlü olduğu için onun sözünün geçeceğini o da, ben de, ebe de biliyorduk. Ebe ise doğal bir refleks gösterdi. Oturdu olduğu yere, "ben oynamıyorum yeter artık ya" deyip ağlamaya başladı.

Şu sahne bütün hayatımızın özetidir.

Güçlü ezer, güçsüz çöker ve pes eder. Aslında güçsüzün yapması gereken ısrarla ayağa kalkıp "tamam lan, hadi bir daha oynayalım amına koduklarım" deyip güçlüye kafa tutmasıdır. Güçsüz de bilir doğrusunun bu olduğunu, fakat bazen bunu yapacak gücü kendisinde bulamaz. Bir yerden sonra pes eder. Direnecek takati ve gücü artık kalmadığında ise ya ağlar, ya kusar. Ağlama, kusma, bayılma; bunların hepsi taşıyamayacağımız yüklere gösterdiğimiz doğal tepkilerdir. Bu tepkiler var olduğu için normalde taşıyamayacaklarımızı taşıyabiliriz.

Tutarsız birisi olduğu için Nietzsche'yi filozof değil edebiyatçı olarak görürüm fakat şu güç istenci konusunda baya hakkı var. Güçlü olmak istiyorsunuz, fakat ezene karşı direnmek için değil, ezmek için güçlü olmak istiyorsunuz.

Yeni tanıştığım insanlara artık ilk fırsatta "Herkesin seni bir gün satabileceğini biliyorsun di mi?" diye soruyorum. Bak hatta ona kıyak olsun diye yönlendirme de yapıyorum, "Bu böyledir, di mi?" kalıbıyla soru sorarak boş kaleye gol attıran orta saha oyuncusu edasıyla asist yapıyorum. Bundan sonra ona kalan sadece tek bir dokunuş. "Hayır ya, ben insanlara güveniyorum" minvalinde bir cevap alıyorsam pek ısınamıyorum ona. Tamam diyorum, bu dayak yememiş. Yediyse de boş yere yemiş. Zira dayak yemek sadece üzerinden ders çıkarılırsa faydalıdır. Çektiği acılarla övünen insanlardan da nefret ederim zaten, tamam o acıyı çektin de ondan sonra neyi değiştirdin amcık ağızlı? Yaşıyla övünen insanlardan da bu yüzden nefret ederim.

Yok vazgeçtim.

Ben bildiğin insanlardan nefret ediyorum. Bak kusarken bu da kaçtı aradan. Dedim ya elimde değil diye. Sonrasını düşünemiyorum diye...

Ben artık insanları sadece, Allah var olduğu için kalpleri kırılmaması ve olabildiğince adil davranılması gereken varlıklar olarak görüyorum. Hani Terminator nasıl dünyayı sadece kodlarla algılayan bir makineyse, ben de o makineye dönüşüyorum gitgide. Galiba ben sadece tek Tanrılı değil, aynı zamanda tek kullu bir dine inanıyorum.

Yok bundan da vazgeçtim.

Dedim ya bir saniye sonrasını bile düşünemiyorum diye.

Daha o makine olma aşamasına geçemedim. Aslında o kıvamda olabilmeyi isterdim, ama artık adına genetik yapı mı dersin, fıtrat mı, yoksa maya mı, ne dersen de onda bu yok galiba. Bilmiyorum, belki de biraz vardır ve insanın her yeteneği kullanıldıkça geliştiği için belki bir gün o raddeye ulaşabilirim.

Sana kalitesiz ve ahlak yoksunu bir insan örneği vereyim mi? Dertleşmek için anlattıklarını, günü geldiğinde kafana kakan, sana karşı koz olarak kullanan insan. İşte bu varlık, insan ile orospu çocuğu arasındaki bir ara formdur. Mesela buna hala bozuluyorum, zira dediğim gibi makineleşemedim. Seni öldürmeyen şey güçlendirmiyor, öyle amcık amcık süzlü sözlere kanmayın. Seni öldürmeyen darbe, seni süründürtüyor, ananı tillahını oracıkta sikiveriyor.

Kalitesiz ve ahlak yoksunu bir insan örneği daha vereyim mi? Normalde dikkat etmeyeceği bir huyuna, sırf sen öz eleştiri yaparak dile getirdiğin için pür dikkat kesilen ve seni sürekli oradan vurmaya çalışan insan. İşte bu da bir ara formdur, insan ile orospu evladı arasında.

Mesela bunlara da hala bozuluyorum. Dedim ya makineleşemiyorum diye.

Hem sivri hem yumuşak olmak zor iş dayı.

Bu hayatta şimdiye kadar ne yaptım, ete tırnağa dokunur bir şey yaptım mı, yaptıysam kaç tane, bunları bilmiyorum. Ama hepsini tek başıma yaptığımı biliyorum. Hatta hepsini insanlara rağmen yaptığımı biliyorum. Bak, "Bu işi yaptım" ve "Bu işi insanlara rağmen yaptım" cümleleri arasındaki uçurumu görebiliyor musun? Yazması kolay, 6 harf: "Rağmen". Ama bu tek sözcük uçurum kadar fark yaratır.

Bir de yaptıklarını insanlar sayesinde yapanlar vardır. "Bu işi yaptım" ve "Bu işi şunun, onun sayesinde yaptım" cümleleri arasındaki uçurumu da görebiliyor musun?

Şimdi "Bu işi insanlara rağmen yaptım" ve "Bu işi insanlar sayesinde yaptım" cümleleri arasındaki o katlanmış farkın şiddetini anlayabiliyor musun? Fizikte bağıl hız diye bir şey vardır ya hani... İnsanlar sayesinde işlerini halledenler x hızıyla giderlerken, sen onlara zıt yönde x hızıyla gidersin. Fakat insanlara rağmen bir şeyler yapmaya çalışıyorsan, sen onlara göre -2x hızla geriye doğru gidersin.

Zor iştir yani "rağmen"i göğüsleyebilmek.

Düşündüğünden daha da zor.

Çok isterdim Terminator olabilmeyi. Yok edici anlamına geliyor ama o manada Terminator değil, etkilenmeyen, umursamayan bir makine olabilmeyi...

Yok bundan da vazgeçtim, istemezdim.

Galiba zor olsa da makbul olanı bu.

Makineleşmeden hayatta kalabilmek. İnsanlara rağmen bir şeyler yapabilmek. Bin kere yere yıkılsan da bin birinci kez "sikerim ananızı, hadi bir daha" deyip ayağa kalkabilmek. Ezmek için değil, bir gün sana ihanet edeceklerini bilsen de sırf Allah'ın rızasını kazanabilmek adına ezilenleri korumak için güçlü olabilmek.

Makbul olanlar işte bunlar.

Bak kapı orada, görüyorum, biliyorum.

Hem de o kapı açık.

Ama o kapıya yürüyecek mecalim yok.

Çünkü şu an sadece kusuyorum.

Aslında ben uzun yıllardır kusuyorum.

Hiç kesilmeden kusuyorum. Genellikle sessiz, bazen öğürüp herkese duyurarak...

Ben şu an sadece kusuyorum. İstediğimden değil, ihtiyacım olduğundan.

Ben ağzımı çalkalamaya gidiyorum.