Okunması şart makaleler:

Tasavvuf ve Tarikatlardan Yeni Dünya Dinine: Bölüm 1 ve Bölüm 2
Komünizm, Kızıl Devrim, Sovyetler Birliği ve Şirketler
İnsan, Din ve Kuran
Bu da amme hizmeti: Okunması Gereken Kitaplar Listesi

Bir Başka Din: Tasavvuf kitabı çıktı; internet'ten sipariş etmek için kitapyurdu link'i.

YENİ: Youtube'daki hodor hodor konuşmalarım için buradan alalım.
klasman dışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
klasman dışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2015 Perşembe

Saçma İnsanlar

Merhaba hacı.

Yalnız kaldığımda volta atarken düşündüklerimi yazıcam burada. Hani senin de aklına gelen, hatta gece başını yastığa koyduğunda kendini kaptırıp hararetli bir şekilde düşündüğün, ama insan içindeyken bir başkası tarafından dillendirildiğini duyduğunda prim yapma kaygılı bir orospu çocuğu olduğun için o düşünceleri söyleyen kişiyle dalga geçme ihtiyacı hissettiğin, veya sanal bir mecradaysan iki "like" alma, yani beğenilme ve dışlanmama ihtiyacı uğruna dillendireni itin götüne soktuğun, üzerinden yarrak gibi espriler yaptığın, ama çok benzerlerine senin de sahip olduğun birtakım gizli ve sınırda düşüncelerin var ya, ha işte onları yazıcam. Yok hacı, her gün tatlı ve saygılı bir gülümseme eşliğinde yüzüne "Günaydın Zuhal Hanım" deme zorunluluğunda kaldığın orta yaşlı ablayla kendini 69 pozisyonunda hayal etmenden bahsetmiyorum, veya sürekli düzgün vatandaş sıfatıyla karşılaştığın o Zuhal Abla'nın orgazm olurkenki yüz halini tahmin etme çalışmalarından, ya da Zuhal Abla'yı o ana kadar hayatına girmiş olan tokmakçılarıyla sevişirken hayal etmenden, ya da Zuhal Abla'nın göt çatalından damlayan spermleri silmek için giriştiği selpak bulma arayışını zihninde canlandırdıktan sonra "ulan ben neler düşünüyorum böyle ya, tövbe yarabbi" demenden bahsetmiyorum. Benim derdim çok daha büyük, hatta bilinçaltımın Zuhal Abla ile ilgili oynadığı bu sikindirik cinsellik içerikli oyunları dert etmek bir kenara, onları en fazla na böyle konuya bir girizgah malzemesi edecek kadar büyük benim derdim. Sana açacağım konu da biraz şu Zuhal Abla üzerinden geliştirdiğim örnek gibi işte, yani hep aklına gelen, fakat sanki hiç aklına gelmiyormuş rolü yaparak insanların arasında yaşamaya devam ettiğin, görmezden gelmeye çalıştığın ve ulu orta dillendireni ise müthiş bir ikiyüzlülük örneği göstererek aşağılama ihtiyacı hissettiğin bir mesele. Senin şimdi normalde bu meseleyi açmaya hevesin olmuyor, "siktir et keyfim yerinde" deyip hayatına devam ediyorsun, bak ben diyemiyorum ve ulu orta söylüyorum. O mesele şu: Biz neden yaşıyoruz ulan? Hayatın amacı ne? Şimdi, içten içe gayet de düşündüğün -ki düşünmüyorsan ta ağzına sıçayım- bu konuyu, umuma açık yerde dile getiren birisi görünce "ya geç bunları" diyen bir sığır rolüne bürünüp bürünmemekte özgürsün sevgili amın feryadı. Ben yine de kusacam içimi.

Yatırım dediğin şeyi ancak ve ancak, sonda sağlayacağın kazancın, ilk başta koyduğun paradan büyük olacağı beklentisine sahipsen yaparsın. Yani işin sonunda eline geçecek olan para, işe girerken koyduğun paradan büyük olmalıdır, o paradan eksilteceksen bu yatırımı yapmazsın. Hatta ve hatta sonda sağlayacağın kazanç, ilk başta koyduğun paradan "çabana ve emeklerine değecek, sana somut bir fayda sağlayacak" oranda büyük olmalıdır. O oranın miktarı senin tatminkârlığına kalmıştır ama sonuç olarak herkes adına değişmeyen kural şudur: yatırım yapmak için bir "kazanç beklentisi"ne sahip olmalısın.

Şimdi "neden yaşıyoruz?" sorusunu bir kez daha soruyorum. Sen finalde ne kazanacağını bekliyorsun ki bu kadar acıya katlanmaya razı gelip, eşekler gibi çalışıyorsun? Bunların karşılığında ne elde etmeyi bekliyorsun ki böyle büyük ve insanın anasını siken bir yatırıma girişiyorsun? Sırf içgüdülerine uyup yaşama içgüdüsüyle var olan bir hayvan gibi bunları düşünmeden bu kadar meşakkatli bir işe girişiyorsan da senin ta insanlığını sikeyim, robot musun ulan sen, nasıl böyle önemli bir meseleyi gözardı ederek böyle bir mücadeleye girersin?

Aynı soruyu farklı kelimelerle tekrar soruyorum iyi dinle. Mutsuzluğu mutluluğundan fazla olan bir insan neden yaşar? Neden göz göre göre zarar ettiği hâlde böyle bir yatırım yapar, hayatta kalır? Aklına ilk gelen "yaşama içgüdüsü" cevabı, "neden yaşar?" sorusuna değil, "nasıl yaşar?" sorusuna cevap olabilir, zira herif hayatta kalma içgüdüsü sayesinde hayatta kalıyordur fakat bu yine de "neden yaşadığı" problemine bir cevap teşkil etmez.

Mutsuzluğu mutluluğundan, aldığı zarar faydasından fazla olan bir insanın yaşamayı sürdürmesi için ancak ve ancak ileriye dair bir kazanç beklentisinin olması gereklidir. İçerisinde ahiret inancı olan bir dininiz varsa bu, ileriye dönük bir kazanç beklentinizin olduğu anlamına gelir. Ve mutsuz olsanız bile, bundan daha fazla mutluluğa yönelik bir yatırım yaptığınız için vermiş olduğunuz yaşama kararı "rasyonel"dir.  Fakat, eğer ölümden sonra yok oluşa inanıyorsanız ve üstelik mutsuzluğunuz (veya faydanız, sizi hayatta tutmaya iten o şeyin adı her neyse) ağır basıyorsa, bu durumda "neden yaşıyorsun" sorusuna vereceğiniz hiçbir mantıklı cevap olamaz.

Kadın, sevgi, aşk, evlat, para, güç gibi şeylerin güzel olduklarını tabi ki kabul ediyorum. Fakat benim gibi mutlu olabilme eşiği düşük olmayan depresif tipleri hayatta tutmaya yetecek kadar güçlü motivasyonlar değil bunlar. Zira hem bunların sonu var, hem de bunların sağladığı o sonlu mutluluğa erişmek için haddinden çok fazla mücadele edip acı çekmen gerekiyor. Ve öldükten sonra yok olacaksam, bunların da hiçbir anlamı kalmıyor. Şans eseri geldiğim bu hayatta haybeye acı çekmiş oluyorum.

 "İşte yaşadık gitti, güzel anılarımız da yanımıza kâr kaldı" düşüncesi, söyleyenin bile inanmadığı bir yalandır, zira o güzel anılar için o kadar acı çektin ki sen, böyle bir ticareti kârlı bulan canlının gerizekalı olması gerekir. O canlı türüne de ben "saçma insan" diyorum işte. "İnsan şöyle olmalıdır, böyle yapmalıdır" diye konuşursun, eyvallah güzel tespitler de yaparsın, fakat "iyi de neden? ne uğruna?" diye sorduklarında hiçbir tatmin edici cevap vermen mümkün değildir. Zira ölümden sonra yok oluyorsak, hiçbir şeyin anlamı yoktur.


Bu "neden yaşıyoruz?" sorusuna cevap vermeye uğraşan ve ne hikmetse entelektüel çevrelerce gayet de kabul gören birini anlatayım sana. Hani siyah beyaz fotoğrafı eşliğinde saçma sapan bir sözüne caps yapıldığında bile en az 10 like alma garantisi olan heriflerden birinin bulduğu çözümü anlatacam sana. Bak oğlum, bunları sana üniversiteye giriş sınavında aldığı puan oraya yettiği için hasbelkader felsefe okuyan ve sonra da "ulan notlarım yüksek, bu bölümden diplomayla iyi iş de bulamam zaten, burada kalayım en iyisi" düşüncesiyle felsefe bölümünde akademik kariyer yapan, okumak zorunda kaldığı şeyleri gram özümsemeyen memur doçent kafasıyla "iş olsun" diye anlatmıyorum. Veya bu tür şeylerden "entelektüel görünme" hazzı duyan ve resmen bu hazzı arttırmak için sadece az sayıda kişi tarafından anlaşılmaya kasarak gereksiz karmaşıklıkta konuşan bir amcık ağızlı kisvesiyle de anlatmıyorum. Bunları arayışta, aç ve susuz bir adam olarak sana anlatıyorum. Ve bu açlığımın büyük kısmı da "anlaşılma ihtiyacı" olduğu için sana meselenin en özünü, net bir şekilde anlatacam. İyi dinle beni yoksa yarın öbür gün kendin aradığında bu dalyarakların gereksiz bilgilerinden bilgi ayıklamakla uğraşacaksın.

Bahsettiğim bu "neden yaşıyoruz?" veya "neden çalışıp çabalıyoruz?" sorusuna cevap vermeye çalışan abilerden birisi Nietzsche'dir. Nietzsche'ye göre insanın yaşama amacı üst insana ulaşmaktır, Hayatın tüm anlamı budur. Üst insan da bildiğin zeki, güzel, yetenekli ve en önemlisi "güçlü" insandır. Tüm insanlık; her doğan bebek "üst insan" oluncaya kadar bu amaç uğrunda çalışmalıdır. Ve bu amaç uğruna herkes potansiyelini sonuna kadar zorlamalıdır. Dünya tamamen bu üst insanlarla dolmalıdır.

Tabi benim Nietzsche'yi ele alma sebebim insanlara sunduğu bu dünyevi amaç değil amına koyim. Yoksa Nietzsche'ye gelene kadar insanlara bu dünya çerçevesinde "amacımız aha bu, şunu yapmalıyız, bunu yapmalıyız" diyen bir sürü adam var. Yalnız bunların büyük çoğunluğu doğal olarak "Neden?" sorusuna cevap verememiştir. Nietzsche ise, kendisine yöneltilen "e madem bu dünyanın sonunda yok olacaz, peki neden üst insanı yaratmak için bu kadar zahmete girelim, potansiyelimizi sonuna kadar kullanalım, neden lan? senin diğerlerinden farkın ne amcık ağızlı?" sorusuna bir cevap vermeye uğraşmış ve o cevabı vermeyi başarmıştır. O yüzden bu abi üzerinden bir şeyler anlatmaya çalışacam sana. Nietzsche'nin "neden?" sorusuna verdiği cevabı öğreneceğiz şimdi [1]:




Süs olsun diye koymuyorum bu fotoğrafları, oku yavrum n'olursun oku. Nietzsche "bu dünyadan başka dünya yok" ön kabulüne sahip biri olarak "Neden yaşayalım, neden çabalayalım, neden ulan?" sorusuna vereceği adam akıllı bir cevap olmadığının gayet farkındadır. Nietzsche öyle Hristiyan bir ailede büyümüş ortalama batılı ateist gibi veya Müslüman bir ailede büyümüş doğulu ateist gibi bu soruya biraz oradan, biraz buradan kırpma bir cevap veremeyeceğinin farkındadır. Nietzsche öyle "çünkü insan olmak bunu gerektirir (ney ney?)" veya "yarınımızın çocuklarına güzel bir dünya bırakmalıyız (lan ben ölüp yok oluyorum, bana ne?)" gibi orta karar saçma cevapların kendisini bile tatmin edemeyeceğinin farkındadır. Bu yukarıda göstermiş olduğum kesitteki "ooo en derinlerde gizlediğim hakikatı açıklayacam. ooo bu çok ağır bir şey, farkına varınca düşüp bayıldım amına koyim, bak sağ kolum tutmuyo bak gitti kol" girizgahı da bu yüzdendir. Yani mantıklı bir cevap veremeyeceğini bilen Nietzsche, tüm mistikler gibi "herkes anlayamaz, sadece çok az insan anlayabilir" formülüne başvurur. Günümüzde "Bu soruyu dünyada sadece 3 kişi cevaplayabildi" başlıklı saçma sapan Facebook paylaşımlarını bile daha büyük bir özenle okuyan ve derhal kendini sınamaya girişen gerizekalılar ise içlerindeki aşağılık kompleksi yüzünden bu formüle hep prim vermişlerdir. Her neyse, şimdi Nietzsche'nin o düşüp bayıldıktan sonra insanlığa söyleyeceği ulvi cevabı öğrenelim, neden üst insan olmak için çabalamalıyız biliyor musun, şu yüzden:




Nietzsche'ye göre bu dünyada olan her şey, sonsuza kadar yeniden olacaktır. Misal sen 15 yaşında bisikletten düştün, 53 yaşında işinden emekli oldun, 68 yaşında prostat oldun ve 72 yaşında öldün diyelim. Ölür ölmez yeniden bu dünyaya gelip, tüm bu yaşadıklarını istisnasız tekrardan yaşayacaksın, yine 15 yaşında bisikletten düşüp 68 yaşında prostat olup 72 yaşında öleceksin. Sonra yeniden dünyaya gelip tüm bunları tekrardan yaşayıp öleceksin ve yine, ve yine, sonsuza kadar bu böyle gidecek. Aynı şey dünya ve evren için de geçerli olacak, seninle beraber onlar da böyle sonsuz kere bitip, sonsuz kere yeniden başlayacakları bir döngü içindeler. Nietzsche'nin sadece "neden" sorusuna cevap verebilmek için götünden uydurduğu bu şeyin adı "Bengi Dönüş"tür ki böyle kalkık siki indirecek iticilikte ve ciddiyette bir ismi gören de bunu çok önemli, çok dahiyane bir bok zanneder amına koyim.

Şimdi böyle saçma bir şeye inanmayı geçtim, bunu bir gıdım ciddiye dahi alır mısınız orasını bilmem. Fakat yine de Nietzsche "neden?" sorusuna bir cevap vermiş midir? Evet abicim, vermiştir. Varsayalım Nietzsche'nin götünden uydurduğu bu bengi dönüş bir gerçektir ve herkes de bu gerçekliğin farkındadır. İşte şimdi acılara katlanmak, mücadeleye girişmek, üst insanı yaratmak ve yaşamak için geçerli bir "neden"iniz vardır.

Şöyle ki:

1. Bu fikirde "sonsuzluk" vardır. Yok olmak, kaçıp gitmek yoktur. Sike sike içindesin bunun, hem de sonsuza kadar.
2. Bu fikirde ama öyle ama böyle bir "hak ettiğini bulma" vardır. Şöyle ki, o sonsuz hayatın bir tanesinde nasıl yaşadıysan hep öyle yaşayacaksındır. O sebeple tüm hayatlarında (yani sonsuza kadar) nasıl yaşamak istiyorsan, bu hayatında da öyle yaşamak zorundasındır.

Sonsuzluk ve hak ettiğini bulma.

Nietzsche'nin "Neden yaşamalıyız?" sorusuna cevap vermek için ne yaptığını fark ettin mi?

Adam gitti ahiret versiyon 2.0'ı yazdı ulan.

Bu hayata anlam katacak tek yol olan ahiretin, "sonsuzluk" ve "adalet" özelliklerini aldı, sana kendince yeni bir neden sundu.

İşte o kadar ortalığın amına koyan, entelliğin 5 şartından biri olan Nietzsche'nin "neden?" sorusuna verebildiği cevap budur. Ki aynı Nietzsche bir de ahiret inancına sahip Hristiyanları kastederek "oo kardeşlerim, size bu dünyanın ötesini vadedenlere inanmayın" falan da der. Lan tırt, sen de sonsuz bir yaşam vadettin işte, sadece götünden uydurduğun kaprislerin sonucu o sonsuz hayatın bu dünyada ve tekrar tekrar aynı şekilde olmasına karar verdin amına koyim, arada başka ne fark var?

Bu Nietzsche'ye sonra geri dönecem ama benim meselem bu dalyarak da değil. Sana Nietzsche üzerinden anlatmaya çalıştığım şey şu; hayatın ve hayatta olan herhangi bir şeyin bir anlamı olabilmesi için, hayatının bir sonu olmaması gerekiyor. Eğer ölümden sonra yok olacağını söyleyip, bir de insanlara "amacımız şu" dersen, sana "neden?" diye sorarlar. O "neden?" sorusuna bir cevap bulabilmek için de işte böyle sikimsonik mistik cevaplara kayar ve saçmalarsın. Zira "ölümden sonra yok oluyoruz" kabulüyle bu soruya cevap vermen mümkün değildir.

Bir şeylerin anlam kazanabilmesi için ve o anlam uğruna çabalayabilmen için, hayatının sonsuz olması da yeterli değildir. Aynı şekilde o hayatın süresince yaptıklarının, sonsuz hayatına etki etmesi de gerekir. Yoksa 4 ve 5 yaşlarındaki çocuklarını "Bakalım hanginiz sütünü önce bitirecek?" diye yarıştıran ve sonra da "Aferin Koray sen kazandın, ama olsun ben ikinize de çikolata vericeeem :):)" deyip ikisini de ödüllendiren annenin oynattığı "anlamsız" yarışma gibi, sen de anlamsız bir hayat anlayışı sunmuş olursun. Bu, tasavvufun ve diğer panteizm inançlarının sunduğu "her şey Allah'tır, her şey en sonunda Allah ile bir olacaktır" anlayışından farklı değildir. Bu durumda benim gibi depresif tipler yine "ee iyi o zaman, madem her türlü yırtıyoruz, niye çabalayalım ki?" diye soracaklardır. Koraylar ise genellikle "lan kazanmak için o kadar çabaladım, bunun boş yere olmaması lazım" düşüncesiyle götlerinden yeni şeyler uyduracak ve o çabalarını rasyonalize etmeye uğraşacaklardır. Hem ölünce yok olacağını söyleyip hem de hayatının bir anlamı olduğunu iddia eden herkes Koray'dır.

Velhasıl kelam Nietzsche'nin bu bengi dönüş denen denyo fikri, tamamen kendi kişisel arzusu olan "üst insan ideali"ni insanlara anlamlı buldurtmak için uydurduğu bir şeydir. Zira tekrar söylüyorum, bu hayatın anlamı olabilmesi için gerekli 2 kavram şunlardır:  "Sonsuzluk" (yani bu hayattan sonra bitmeyecek olan sonsuz bir hayat) ve "Adalet" (yani bu hayatında yaptıklarının, sonsuz hayatına anlamlı bir şekilde etki edecek olması). Bunları insanoğluna sunan yegâne yol ahiret inancıdır. Nietzsche de hem ahiret inancını inkâr eder, hem de "neden?" sorusuna cevap verebilmek için gider ahiret inancından kopya çeker. Ve biraz da Budizm'deki Samsara Çarkı'ndan esinlenerek, kıçından uydurduğu bir "bengi dönüş" sistemi yaratır. Değil Nietzsche, kim olursan ol, öldükten sonra yok olma inancına sahipsen eğer, insanlara "anlam" diye yutturacağın şey yine bu gibi kişisel kaprislerin ve götünden uydurduğun isteklerin olacaktır. Zira bu denklemin ahiret inancı dışında bir çözümü yok.

Benim bu Nietzsche'de takdir ettiğim tek şey delikanlılığıdır. Zira ölümden sonra yok olacağı inancına sahip insanların %99'unun yaptığı gibi "neden yaşıyoruz?" sorusuna cevap verirken kıvırmamıştır.  "Çünkü insan olmak bunu gerektirir", "çünkü empati", "çünkü sevgi", "çünkü üreme ve soyun devamı" gibi yok olacak bir insanın hiç de sikinde olmayan şeyleri hayat amacıymış gibi gösterme gafletinde bulunmamıştır. Bunların mantıksız olduğunun farkındadır.

Gelelim bir diğer meseleye, ahlak meselesine. Ahlak lafından da çok soğuduğunu biliyorum amına koyim, çünkü ahlak deyince aklına din kültürü ve ahlak bilgisi geliyor, ya da ne bileyim büyüklerin karşısında bacak bacak üstüne atmama gibi klişe ve genellikle sağ yanağında 25 kilogram et beni olan emmiler tarafından sana verilen edep dersleri geliyor. Yok moruk, ahlak dediğim şu: Hani haksızlığa uğrayınca canın acıyor, bağırıyorsun ve diğer insanların desteğini arıyorsun ya, işte odur ahlak. Sen neye dayanarak diğer insanların desteğini istiyorsun? Tabi ki ahlaka dayanarak. Her hakkını arayışında aynı zamanda şunu demiş oluyorsun sen: "Bakın bana kötü şeyler yaptılar, bu sizin ahlak anlayışınıza da ters olmalı, o yüzden beni destekleyin".

Bu meseleyi sana somut örnekler üzerinden anlatacağım. Bir konuyu rol model alıyorum ahlak meselesini anlatmak için: Gel şimdi benimle.



Bu ikisi kardeş.



Bunlar da ana-oğul.

Ensest ilişkiyi bizim toplumumuzda konuşman veya tartışman pek mümkün değildir. Sadece gelenekçileri saymıyorum, onların çoğuyla zaten hiçbir şeyi konuşamıyorsun, onları bir geç de, seküler ve şehirli insanımızla da ensesti tartışman mümkün değil. Zira bu tipler "neden enseste karşıyız?" sorusuna daima Koray tipi anlamsız ve kaypak cevaplar verirler, oysa ensest ilişkiye karşı olmak için hiçbir sebepleri yoktur. Koray'ı da nereden uydurduysam amına koyim.

Tüm Koray'ların ortak özelliği olarak bu kaypak arkadaşlar konu ensest olunca hemen götlerinden bir istismar, bir tecavüz, bir taciz uydururlar. Tüm konuyu oraya çekerek "tecavüze ve tacize karşıyım" izlenimi yaratırlar ve iyi bir insan olarak hayatlarına devam ederler. Halbuki buradaki mesele iki insanın özgürce kendi arasında yaşadığı ensest ilişkiye neden karşı olunduğudur. Bak yukarıdaki abi ve ablalara, gayet kendi istekleriyle davranıyorlar ve gayet de keyifleri yerinde.

Yine lafı dolandırma peşinde olan Koray'ın ağzından alayım ben o lafı; bu ikisi üreyip hastalıklı çocuk da doğurmayacaklar diyelim. Yani üremeye karar verirlerse önce genetik testleri yaptıracaklar, hastalıklı çocuk doğma ihtimali varsa da üremeden vazgeçecekler. Sadece zevk için takılacaklar.

Böyle bir durumda anne ile çocuğun, baba ile kızın, veya iki kardeşin arasındaki cinsel ilişkiye karşı çıkmak için tek bir geçerli ve mantıklı sebebiniz yoktur.

O hâlde neden ateistlerin çoğu ensest ilişkiye karşıdır? Zira ahlak anlayışlarının anlamsız olduğunu tam sindirememiş durumdadırlar. Bunun dışında da hiçbir izahı yoktur. Hele hele Türk ateistlerinin ensest ilişkiye karşı gösterdikleri tepki, batılı ateistlerden daha da serttir. Bunun sebebi de Türk ateistinin varoş olmasıdır. Yani müslüman bir aile tarafından yetiştirilip müslüman bir toplumda büyüyen Türk ateistinin ahlak anlayışı, aslında o reddettiği dinden beslenir. Türk ateisti din ile sekülerizm arasında orta yolu bulmaya çalışan, fakat ikisini de sindirememiş, karaktersiz, neresinden bakarsan bak saçma, anlamsız kişisel isteklere ve kaprislere dayanan bir ahlak anlayışına sahiptir. Hele hele "iki yetişkin insanın özgürce yaşadığı ilişki" prensibiyle eşcinselliği de savunan bir insanın, gidip enseste karşı çıkması tam bir mantıksızlık örneğidir. Kişisel kaprislerle belirlenen saçma ahlak anlayışının harika bir örneğidir.

Din olmadan ensest ilişki için "ahlaksız", "kötü" veya "yanlış" deme olanağınız yoktur. Ensest ilişkiden hoşlanmıyor olabilirsiniz, fakat bu sizin ensest ilişkiyi "kötü" olarak tanımlamanız için yeterli değildir. Zira ne ahlak, ne de kötülük kişisel isteklere dayandırılabilecek şeylerdir. Bir başka deyişle; dünya senin sikinin keyfine göre dönmüyor güzel kardeşim.

Bunları dillendirdiğinizde yine kaypakça ve konuyla alakasız cevaplar vermesiyle meşhur ortalama zekalı bir Türk ateistinden şu karşılığı alacaksınızdır: "Ne yani sen müslüman olmasan anana bacına göz mü dikeceksin?"

Ensest tartışmasının döndüğü her yerde bu soruyu soran bir zeka küpü muhakkak çıkar. Ve bu da yine hem konuyu saptırma amaçlı, hem de çelişkilerle dolu bir sorudur. Zira bu soruyu soran kişiyi, normal bir zamanda "insanların kusurlarıyla dalga geçemezsiniz" şeklinde beylik laflar ederken görürsünüz. Ne bileyim kilolu insanlarla, engellilerle veya çirkinlerle dalga geçildiğini gördüklerinde hemen olay yerine damlar ve bunun size yanlış olduğunu bildirirler. Bunu yaparken savundukları ilke de "bir insan, elinde olmadan sahip olduğu bir özellik yüzünden küçümsenemez" ilkesidir, örneğin bir adam elinde olmayan sağlık sorunları yüzünden kilo aldıysa, 200 kilo olsa bile bu adamla dalga geçmek çok yanlıştır. Fakat ne hikmetse kendisi gidip, elinde olmadan bir aile bireyine karşı cinsel arzu hisseden birini küçümsemektedir. Oysa bu arzu da tamamen kişinin kontrolü dışında gerçekleşmiştir. Zira aşk denilen şey insanın elinde değildir. Nasıl ki sen işyerindeki Özge'ye köpek gibi aşık olduysan ve bu senin elinde olmadan gerçekleştiyse, bu adamda da piyango kendi kızına vurmuş ve kendi kızına elinde olmadan aşık olmuştur. O hâlde bu kişiyi "sen anana bacına göz mü dikiyorsun?" diye küçümsemek de yine bir insanın doğasında bulunan ve elinde olmayan bir özelliğiyle dalga geçmektir. "Çirkinlerle, kilolularla, engellilerle dalga geçilemez, ama aile bireyine aşık olanlarla geçilebilir" şeklinde keyfekeder bir ahlak ilkesi mi geliştirdin, hayırdır? Neye dayanarak aşağılıyorsun bu insanı? İkincisi ise, diyelim ki sahiden adam sırf müslüman olduğu için içindeki bu arzuyu bastırmakta ve kızına karşı kendisini frenlemektedir. Bu durumda bu adamın yaptığı şey küçümsenmek bir kenara, aksine takdir edilmelidir. Zira adam sırf sahip olduğu Allah inancı yüzünden içindeki o büyük arzuyu frenleyip, çirkin gördüğü isteklerine "özgür iradesiyle" fren koymuştur. Bu kesinlikle bir başarıdır. Zira adamın sorumlu tutulduğu mesele içindeki istemsiz arzular değil, yaptığı/yapmadığı eylemlerdir.

Ahlakı hiçbir yere dayandırması mümkün olmayan Koray'ın bir diğer karşı atağı da şu olacaktır: "Adem'in çocukları da ensestle çoğaldı, sen ne hakla benim ensesti yanlış bulamayacak olmamı kötülüyorsun?"

Ya o kadar başarılı bir örnek seçmişim ki şu ahlak meselesini özetlemek için, kendimi bir kez daha tebrik ediyorum anasını satayım ehehe.

Öncelikle Adem'in çocuklarının nasıl çoğaldığına dair bir bilgi Kuran'da yok, yani Adem ve eşi hayattayken yanlarında başka insanlar da olmuş olabilir. Fakat biz yine de Adem'in çocuklarının kendi aralarında birleştiği ihtimalini gerçek olarak alalım, zira konu en güzel bu senaryo üzerinden anlaşılacak. Yani diyelim ki Adem'in çocukları yeryüzündeki tek insanlardı ve ensest ilişki ile çoğaldılar.

Peki ensest ilişkinin "günah" olduğunu bildiren ne? Allah.

E o halde burada tartışacak mesele ne?

Biz zaten ensest ilişkinin Allah ve onun insanlara gönderdiği emirler olmadan "yanlış" olarak tanımlanamayacağını söylüyoruz. Yani bir müslümanın ensest ilişkinin yanlış olduğunu söylemedeki dayanağı kendi kişisel kaprisleri değil, Allah'ın gönderdiği dinde onu yanlış olarak tanımlamış olmasıdır. Adem'in çocukları yer yüzündeki tek insan topluluğuysa ve onların üremelerinin gerekliliği için ensest ilişkinin yanlış olduğu bildirilmediyse, o halde böyle bir durumda onlar için ensest ilişkinin yanlış olduğunu söylemek için hiçbir dayanağımız yoktur. Tıpkı bugün herhangi bir kutsal kitaba inanmayan Koray'ın, ensest ilişkiyi yanlış olarak tanımlamak için elinde hiçbir dayanağının olmaması gibi.

"Ya bırak şimdi, içten içe ensestin yanlış olduğunu sen de biliyorsun, buna yanlış demek için dine ihtiyacımız yok" minvalinde bir düşünce geliştirmiş olabilirsin. Mesele benim ensesti yanlış olarak bulmam veya "içten içe" yanlış olduğunu hissetmem değil, din olmadan ensesti (ve aslında diğer tüm kötülükleri) yanlış olarak nitelendiremeyecek olmam. Allah insanları gönderdiği dine uygun bir fıtratta yaratıyor, misal Westermarck Etkisi denen olaya göre insan, beraber büyüdüğü diğer insanları cinsel olarak çekici bulmama eğilimindedir. Fakat sırf bu Westermarck etkisi bende işe yaradı diye, yani sırf ben kendi aile bireylerimi cinsel olarak çekici bulmuyorum diye, bu eylemi herkes adına yanlış olarak nitelendiremem. Sarışınlardan hoşlanmayan bir insanın "sarışınları sevmek kötü bir şeydir" demesi kadar anlamsız ve keyfekeder bir bok olurdu bu.

Ensest örneğini biraz daha açalım, gel gel sikip atacam yoksa senin o saçmalıklar üzerine kurulu hayat anlayışını.



Haberin başlığı "Babamdan hamileyim ve birbirimize çok aşığız". Birkaç sene evvel epey gündemdeydi bu mevzu, bu baba-kız aralarında "Genetik Cinsel Çekim" olduğunu iddia etmişlerdi.

Genetik cinsel çekim de, bazı aile bireylerinin yetişkinlik çağında birbirlerine cinsel istek duyabileceklerini ileri süren bir tez işte. Eğer sekülerizmi ve dinin gereksizliğini savunanlar ikiyüzlü olmayı bırakıp samimi davranmayı seçerlerse, veya televizyonun, internet'in, ünlülerin etkisi altında büyüyen nesiller yeterli çoğunluğu sağlarlarsa, yakın bir tarihte bu "genetik cinsel çekim" ensest ilişkinin normalleştirilmesi için baya konuşulan bir konu olacak. Şimdilik eşcinsellik bile anca kabul ettiriliyor topluma, daha bunlara sıra var.

Genetik cinsel çekim, ensest ilişkinin mantıklı olduğunu insanlara kabul ettirme amaçlı gereksiz bir rasyonalize çabasıdır. Oysa bu insanların sadece "arkadaşım, bizim canımız bunu istiyor" demeleri yeterlidir, hiç de öyle zorlama mantıklı buldurma çabalarına gerek olmaması lazım. Aynı durum eçcinseller için de geçerlidir.

Misal eşcinselliğin rasyonalize edilme çabalarından en kabul görenlerini sayayım. Herhalde en popüler olanı ve duymaktan artık size gına getireni, eşcinselliğin doğada var olmasıdır. Doğada tecavüz, hırsızlık, cinayet gibi şu an hemen hemen herkes tarafından suç kabul edilen şeylerin varlığına rağmen, eşcinselliğin doğada da var olduğu için yanlış bir şey olmadığı kabul ettirilmeye çalışılıyor.  Kaldı ki insanoğlu var olduğu günden bu yana doğaya karşı mücadele içinde olmuştur. Doğada var olan tüm felaketlere ve zorluklara karşı bir tavır almıştır. Bir şeyin doğada var olması ne zamandan beri insanların gözünde kabul gören bir "normallik" kriteri oldu ki? Eşcinsellerin bu gibi tutarsız rasyonalize çabalarına ihtiyacı yoktur. Yapmaları gereken tek şey "ben bunu istiyorum" demektir. Gelelim eşcinselliğin bir diğer rasyonalize edilme çabasına... Ölümden sonra yok oluşa inanan seküler insanın ağzına pelesenk ettiği bir laf vardır; "insanın hayat amacı üremek ve soyun devamını sağlamaktır" diye. Bu zaten asla bireysel bir hayat amacı olamaz, yani ben ölüp yok olduktan sonra sikimde olmaz insan soyunun devamlılığı, bu ancak kolektivist zihnin sahip olabileceği türden yalancı bir hayat amacıdır. Gelgelelim mesele bu da değil, mesele soyun devamlılığını hayat amacı olarak gören insanların eşcinselliği savunmasındaki çelişki ve bu çelişkiye karşı "eşcinsellerin evlat edinme yoluyla soyun devamlılığına katkı sağlamaları" gibi zorlama tezler geliştirmeleri. Eşcinsellerin evlat edinme yoluyla nüfusu besleyip kalkındırdığı hiçbir medeniyet örneği olmasa da böylesi zorlama bir rasyonalize çabasına başvuruluyor. Dediğim gibi, tüm bu kesin olmayan ve tutarsız olmaya mahkûm argümanların hiçbirine gerek yok, eşcinsellerin tek yapması gereken "ben bunu istiyorum" demektir.

Tıpkı ensest ilişki isteyenlerin gelecekte "genetik cinsel çekim" gibi zorlama rasyonalize çabalarına
girecek olmalarının gereksiz olması gibi... Onların da tek yapması gereken "ben bunu istiyorum, arzularım bu yönde" demektir. Zira tüm mesele bunları arzuluyor olmanızdan kaynaklanıyor. Önce arzuluyorsunuz, sonra bunları normalleştirmek için mantıklı olduğunu iddia ettiğiniz sebepler uyduruyorsunuz.

Oysa din olmadan mantıklı ve anlamlı bir ahlak sisteminin kurulması mümkün değildir. Din olmadan kurulmaya çalışılan her ahlak sistemi, kişisel istekler üzerine kurulu olacaktır. Dinden bağımsız bir ahlak felsefesi üretmeye çalışan her filozof kendi kişisel istekleri üzerine bir etik uydurmuştur, dinden bağımsız bir ahlak üretmeye çalışan her toplum da yine kendi alışkanlıklarını (yani yine isteklerini) genel geçer ahlak kurallarıymışçasına dayatmıştır. Oysa sonunda yok oluş bulunan bir dünya hayatında, insanların belirlediği ahlak kurallarına uyulması için "sosyal fayda" dışında hiçbir mantıklı sebep yoktur. Yani toplumdan dışlanmama, beğenilme, itibar görme ve yaptığınız ahlaklı davranışlar karşılığında toplumdaki diğer kişilerin de size nispeten ahlaklı davranacak olmaları gibi sağlayacağınız sosyal faydalar vardır. Fakat bu gibi sosyal faydaları, toplumun ahlak kurallarına uymak için yeterli bulmayanları cezalandırmak için hiçbir mantıklı sebebiniz yoktur. Şu an "ağır suç" gözüyle baktığınız eylemleri yapanlara karşı bile bir yaptırım uygulama hakkına sahip değilsiniz. "Ne alakası var, ben kimseyi gidip zorlamıyorum" demeniz hem yalandır, hem de yüzeysel bir rasyonalize çabasıdır. Zira siz ahlak kurallarınızı çoktan kişisel arzu ve isteklerinize göre şekillendirdiniz ve insanları sosyal fayda sağlamaları için sizin kendi isteklerinizden oluşan o ahlak kurallarına uymak zorunda bıraktınız. Böyle bir durumda iddia etmiş olduğunuz "baskıcı olmama, zorlayıcı olmama" tavrı sadece samimiyetsiz bir yalandan ibaret kalacaktır.

Ahlaklı davranmak için elindeki tek sebebi sosyal fayda olan insanlar; "bu sosyal faydadan yararlanmak" ve "kendi arzularının peşinden koşmak" seçenekleri arasında bir tercih yapmak zorunda bırakılmışlardır. Ya topluma uyup sosyal faydadan yararlanacaklardır, ya da kendi arzularını uygulayacaklardır. Öte yandan sosyal fayda sağlanması için uyulması gereken ahlak kurallarını götlerinden uyduranlar, hem o sosyal faydadan sağlanmaktadırlar, hem de toplumdaki yerleşik ahlak anlayışını kendi kaprislerine göre oluşturdukları için arzularının peşinden koşabilmektedirler. Böyle bir durumda size boyun eğmek yerine kendi arzularının peşinden koşanları yargılamak ve onlara "kötü" demek için hiçbir sebebiniz yoktur, hatta bu insanların isyan etmek için ellerinde çok iyi sebepler vardır.

Siz kendi arzularınızın peşinden koşuyorsanız, güç isteyen, vahşet isteyen, kaos isteyen insanlar da kendi arzularının peşinden koşabilmelidirler. Bu insanlara bu hakkı tanımamak ve yaptıklarının "yanlış" olduğunu iddia etmek için hiçbir "anlamlı" sebep yoktur ortada.

Dikkatinizi çektiysem hep "neden" sorusu üzerinde duruyorum, "nasıl" değil. Yoksa din olmadan da belirli kalıplar içinde "ahlaklı" davranabilirsiniz. Dininiz olmasa da bir toplumun veya bir dinin belirlediği ahlaka uygun davranışlar gösterebilirsiniz. Hele hele empati kurmak, gayet başarılı bir ahlaklı olabilme yoludur. Fakat empati kurma, "neden ahlaklı olmalıyım" sorusunun değil, "nasıl ahlaklı olabilirim" sorusunun cevabıdır. Empati kurmanın "neden?" sorusuna cevap verebilmesi için karma felsefesine inanmanız (yani bu insana yaptığım kötülük muhakkak benim de başıma gelecek) veya bunun gibi birtakım sikimsonik mistik yollara başvurmanız gerekmektedir.

Ahlakı temellendirmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan ateist bir topluluğun "ben haksızlığa uğradım, çünkü şu yüzden" şeklinde uğradığı haksızlığı temellendirmeye çalışarak bir hak mücadelesine girişmesi tamamen anlamsızdır. Hakkını savunan ve neden haklı olduğunu ispatlamaya çalışan ateistlerin birbirleriyle olan mücadelesi, birbirlerine nükleer füzeler ile saldıran iki ülkenin savaşından farklı değildir, zira ikisi de sadece "daha güçlü" konuma gelmek için uğraşıyordur. Ortada bir anlam falan yoktur.

Şimdi bizim Nietzsche'ye geri dönelim. Bu abi de aynen bu yolu izleyerek "bırakın güçlüler istediklerini yapsın" demiştir. Zaten ortada hiçbir şekilde temellendirilmesi mümkün olmayan saçma ahlaki davranışlar varsa, o halde güçlülerin bu saçma ahlaki mücadeleye girip vakit kaybetmeleri için hiçbir sebep olmamalıdır. Ve güçlülerin amaçlarına daha kolay ulaşmaları gerekir, neden bunu engelleyelim ki? Nietzsche sosyal darwinizm ile hemen hemen aynı şeyleri söyler ve sosyal darwinizme karşı çıktığı kısım şudur: Doğa her zaman güçlü olanı ayakta tutmaz, bazen zayıfları da korur. Bizim "en uygun olanı" değil, "en güçlü olanı" desteklememiz gerekir.

Misal Nazizm, Nietzsche'den epey etkilenmiştir. Elbette Nietzche'nin "üst insan" ile kastettiği Almanlar falan değildi. Bu abi üstünlüğü millette veya ırkta aramıyordu, Naziler sadece bu kısımda bir değişikliğe giderek kendi Aryan ırklarını yücelttiler. Fakat Nazilerin yaptığını, tüm dünyadan çıkan ve bir şekilde bir araya gelen "üst insan ordusu" yapmış olsaydı, Nietzsche'nin tam olarak öğütlediği şeyi yapmış olacaklardı.

Eğer herkes kendi kişisel arzularını ahlak diye dayatıyorsa, öyleyse bu üst insanların da kendi arzularının peşinden koşmamaları için hiçbir sebep yoktur, hangi gerekçe ile karşı çıkacaksın ki?

Bu insanlara karşı çıkmak için hiçbir anlamlı sebebiniz yoktur.

Misal varoluşçuğun babalarından Bertrand Russell da yıkımlara, cinayetlere veya "kötülük" olarak algıladığımız şeylere karşı çıkmak için elimizde hiçbir "anlamlı" neden olmadığını söylemiştir. Fakat aynı Bertrand Russell hayatının büyük bölümünde savaş karşıtlığı yapmış, hatta bu savaş karşıtı tutumu nedeniyle hapis bile yatmış bir kişidir. Bertrand Russell bu yaptıklarının hiçbir anlamlı temeli olmadığını biliyordu, fakat yine de içinde var olan "vicdanın" peşinden koştu. Dediğim gibi, din olmadan ahlaklı davranışlar sergileyebilirsiniz, fakat gösterdiğiniz ahlaklı davranışların hiçbir anlamlı dayanağı yoktur.

Dini konunun dışında tutarsak bir insanın, hiç tanımadığı zayıf insanların hakkınıı savunmak için uğraşması mantıksız ve duygusal isteklerdir.

Bir müslüman için ise bunun açıklaması şudur: "O halde sen yüzünü bir hanif olarak dine, Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah'ın yaratışında değiştirme olamaz. Doğru ve eskimez din işte budur. Fakat insanların çokları bilmiyorlar." [2]

İçinizde var olan bu fıtrat öyle güçlüdür ki, size "anlamsız" bulduğunuz hareketleri bile yaptırabilir. Sizi adeta radyasyondan koşarak kaçmaya çalışan hademeye çevirir.

Din, kötü olduğunu fıtraten bildiğin bir şeye, mantıklı bir temelde "kötü" diyebilmen için gerekli olan tek eksik parçadır. Ve din, bu evrende size "mantıklı" olabilme imkânı sunan tek yoldur. Ve gayet de farkındasın ki tamamen arzularının, kaprislerinin peşinden koşan insanlar sebebiyle, insanoğlunun hayattaki tek "mantıklı" olabilme yolu devre dışı bırakılıyor. Şimdi sen ya kendi isteklerini "doğru" diye dayatan ve bunu yapmak için hiçbir "mantıklı" sebebi olmayan insanlara boyun eğerek onlardan birtakım sosyal faydalar sağlayacaksın, ya da gerçek kişisel çıkarını düşünerek "mantıklı" bir canlı olabilmek için izlemen gereken tek yolu izleyeceksin.

Mesela ben burada kendimce bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Bazen kafama eseni yazıyorum, ama bazen de oturup gece gündüz çalışıp araştırma yazısı yazıyorum ve kendimce müslüman olmaya, Allah'ın rızasını kazanmaya çalışıyorum. Ama ne hikmetse bunları yaparken de ana avrat küfürler ediyorum. Bu yaptığım bir tutarsızlık mıdır? Evet dibine kadar tutarsızlıktır.

Tıpkı "dine gerek yok" deyip uğradığın haksızlıkları mantıklı bir şekilde anlatmaya çalışman gibi bir tutarsızlık.

Tıpkı dine "eskilerin masalları" diyen ve her fırsatta "mantıklı, rasyonel" insan olduğunu dile getiren senin, daha sonra yalnız kaldığı anlarda bile ister istemez iyilik yapmaya çalışması gibi bir tutarsızlık.

Şimdi tekrar soruyorum, biz neden yaşıyoruz?

Allah ve ahiret olmadan bu soruya "mantıklı" bir cevap verilmesi mümkün değil. Ve hatta "iyi", "kötü", "doğru", "yanlış" gibi şeylerin varlığı da sadece Allah ve ahiret ile mümkündür.

Selam ve sevgilerimle.



Dipnot:
1- Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Üçüncü Bölüm, Nekahetteki.
2- Kuran-ı Kerim, Rum Suresi 30.

14 Kasım 2014 Cuma

Sikerim

Merhaba kaynatasız.

Allah'a inanmasa intihar edecek olan birinin yazdıklarını okuyacaksın. Bu bir şikâyet yazısı. Kendimden şikayet yazısı.

1 aydır babamı yeniden görmeye başladım rüyalarımda. Sebebi çok basit, onun gibi güvenilecek birini arıyorum. Bunun bünyemdeki yoksunluğu o kadar arttı ki, uyanıkken geçirdiğim krizlere ve çektiğim sancılara, bir de uykudayken gördüğüm rüyalar eklendi. Yapamıyorum çünkü, çok güçsüzüm artık. Evet ben ne biçim erkeğim di mi, bunu kendim de diyorum kendime ama durum bu. Yapamıyorum. Olmuyo.

Benim meselem baba özlemi değil, çocukluğumdan beri alıştığım bir şeyin yoksunluğu. Yoksa bu kırılganlığıma babamı mazeret etme niyetinde değilim. Bak hacı bu babam olacak orospu çocuğu Porsche gibi bir şeydi. Porsche çok değerlidir ve ona sahip olmak çok az kişiye nasip olur ya hani, ha işte öyle. Ben hayata gözlerimi bu pezevenkle açtım. İnsanın kendini bilmeye başladığı dönem genellikle 4-5 yaşlarıdır, zaten öncesini de hatırlamayız genellikle. İşte kendimi bilmeye başladığımdan beri bu orospu çocuğu bana öyle bir güven duygusu verdi ki, ben hayatın tek başına yaşanan bir şey olduğunu anlamadım. Bana yalnızlığı zerre kadar göstermedi bu adam. Yalnızlık nedir bunu zerre kadar öğretmedi, hissettirmedi. Satılmak nedir, yarı yolda bırakılmak nedir, insanların sana güvenmemesi nedir, bunları hiç bilmedim. Bunlar bana sadece rüyada ve filmlerde olan çok sıradışı olaylarmış gibi geldi. İşte bu orospu çocuğunun bana hiç öğretmediği tüm bu şeylerin aslında hayatın rutini olduğunu eşek kadar adam olduktan sonra öğrenmek zorunda kaldım. Ve bu saatten sonra yapamıyorum. Ağır geliyor. Her rutinin üstünde şok etkisi yarattığını düşün. Beynim sikiliyor. Yumurtayı suyun içinde ağır ağır haşlamaya başlarsan hiçbir sorun olmaz, ama önce suyu kaynatır, sonra da buzdolabından çıkardığın yumurtayı lönk diye o kaynar suya atıp haşlamaya kalkarsan, o yumurtanın çatlama ihtimali artar. Ha işte, çatlıyorum ananı sikeyim çatlıyorum yeter. Sürekli buzdolabından kaynar sulara atılıyorum.

Etrafa su sıçratan musluğu tamir etmek yerine musluğun ağzına kesik hortum parçası takan dede misali, ben de kendimi tamir etmek yerine kendimi idare ettirebileceğim çözümler geliştirmeye başladım. Babamı başka insanların yerine koyarak onları idealize ettim. Birçok insanı o zannettim. Ona güvendiğim gibi güvendim. Olmadı. Hayatındaki insanlara bu kadar anlam yüklersen sıçarsın, zira o yüklediğin anlamın ağırlığını kaldıracak hiçbir insan yok hayatta. Bir de birinci dereceden akrabayla kurulan o bağ, başkalarıyla kurulmuyor. Bunun imkânı yok. İmkânı yok zira hayatımıza giren insanlarla onlardan bir çıkar sağlamak için ilişki kurarız, bu yakın akraba ilişkisindeki ilişkiden çok farklı ve onun saflığının yanında çok şerefsizce bir durum.

Bak mesela geçen gece içmişim, eve yürüyorum. Karşı kaldırımdan bir travesti seslendi, "Yakışıklı bir sigara da bana versene" dedi. Gel abla gel dedim, geldi yanıma yaktım verdim sigarasını. "Allah seni sevdiğine bağışlasın" dedi. "Abla, Allah çok büyük di mi?" dedim. "Evet canım, öyle" dedi. Bende de alkolün etkisiyle fazla bir insan sevgisi, fazla bir iyimserlik vardı, "Gel sana bir sarılayım ya" dedim. Sarıldık bunla, sonra ben ellerimi muhtar gibi arkada birleştirip evin yolunu tuttum. 5-10 saniye sonra arkamdan gelip omzuma dokundu bu, "Gel istersen şurada konuşalım" dedi. "Yok abla, benim o taraklarda bezim yok" dedim, bu da "he afedersin" deyip gitti sonra. Amına kodumun karısına bak sen hele, ben ne dünyadayım, o hâlâ rızkının peşinde. Hâlâ beni sikmeye çalışıyo. İnsan ilişkilerim işte babamdan sonra aynen bu şekilde yürüyo. Yolda karşılaştığım travestisinden tut, hayatıma en fazla soktuğum insana kadar olan şey hep bu oldu. Ben ondan güven bekliyorum, yani kendi çıkarımın peşindeyim, karşımdaki de yine kendince benden faydalanmayı bekliyor, yani o da şahsi çıkarının peşinde. Ben o güveni bulamazsam karşımdakine de fayda sağlayamıyorum ve karşımdakinin amacı da benden faydalanmak olduğu için o güveni hissetmem imkânsız oluyor. Kısır döngüsünü siktiğimin çıkar çatışması içinde kendime bir baba bulamıyorum yani. İmkansız çünkü. 

Burada suçladığım travesti veya hayatımdaki insanlar değil, bizzat kendimim. Çünkü yanlış bir iskeletin üstüne bir şeyler inşa etmeye çalışıyorum. Hâlâ hayatımın merkezine başka insanları koyarak ayakta durmaya çalışıyorum. Oysa benim tek kurtuluşum, hayatımın merkezine Allah'ı koymak. Bunu ara ara yapabiliyordum ama artık hiç yapamıyorum. Çünkü hiç gücüm kalmadı. Hem de hiç kalmadı be hacı. Ve bir insanın ne olduğu zor dönemlerinde ortaya çıkıyorsa, ben galiba yavaş yavaş kaybediyorum sınavı. Gidişat iyi değil.

25 yaşına geldim. Çok büyük bir yaş değil ama böyle çocuk olmak için çok büyük bir yaş. Ben hala babamı arıyorum. Arıyorum çünkü tadını biliyorum. Yoksunluğunu çok hissediyorum artık. Hiçbiriniz durduk yere eroin aramazsınız, eroini ancak müptelası, yani tadını önceden almış olan arar. İşte bu sebeple sahip olup da kaybetmek, hiç sahip olmamaktan çok daha ağırdır.

Geçen gün yürürken yavru bir köpek takıldı peşime. Pıtır pıtır yürüyordu piç kurusu arkamdan. Baktım yanda benzinci var, içeride ofis gibi bir yerde iki adam oturmuş konuşuyor. Girdim oraya, "Abi" dedim, "Kusura bakmayın ben köpekten korkarım da, şu az ileride bir köpek var o gidene kadar burada bekleyebilir miyim?". Böyle bir 2-3 saniyelik sessizlikten sonra "Tabi canım tabi, geç otur sen, hani nerede köpek?" dedi adam. "Az ötede ya gider şimdi, kusura bakmayın sizin de muhabbetinizi böldüm" dedim. "Olur mu canım insanlık hali" dedi adam. Bir şey diyeyim mi hacı, köpekten korkmadım. Sırf o ofiste konuşan adamlardan şu şefkati görmek için yaptım bunu. O an öyle ihtiyacım vardı ki buna. O Şimdi Asker filminde alkol bulamayıp kolonyayı kafaya diken Mehmet Günsür hesabı, böylesi saçma bir şekilde de olsa şefkat görmeye ihtiyacım vardı. Anlıyor musun amına koduğum, ölüyorum diyorum sana. Yapamıyorum.

Ben çok garipsiyorum olum hayatı. Her şeyin bu kadar büyük güvensizlik üstüne kurulu olması bana normal gelmiyor. Hayatımız çok yapay ve bu hayatı dışarıdayken normal karşılıyormuş rolü yapıyoruz ya, bu daha da garip geliyor. Bak geçen yaz ara sıra sokakta uyudum. Dur hatta ben belgelerle konuşurum amına koyim.




Şimdi diyeceksin ki neden dışarıda uyuyorsun, çünkü psikopatım, çünkü derdim var, sanane orospu çocuğu. Neyse uyumadan evvel genellikle etrafı seyrettim. Yanımdan geçen insanlara baktım. Hani normalde insanlar bakarlar ama göremezler ya, işte bu sefer herkes benim orada olduğumu görüyordu ama kimse bakmıyordu. Benim orada olmamı istemiyorlardı. Rahatsızlık veriyordum. Güvensizlik veriyordum. O esnada en istemedikleri şey benimle göz göze gelmekti. Hatta Facebook'una "Soma :((" yazıp hümanist duygularını kabartan amcık ağızlılar da yanımdan geçip yüzüme bakmıyorlardı. Çünkü artık güven denen şeyin anasını siktiler. Kalmadı o. Bitti. Daha doğrusu, bu zaten bitmiş de, ben yeni yeni öğreniyorum bunu. Ve bizden bu kadar ters bir şeyin normal karşılanması bekleniyor ya, ben de bunu anlamıyorum. Olum güvenmeden nasıl yapacağız bu işi? Bak ben buraya kadar kaldırabiliyorum, en fazlası bu, güven olmadan ötesine geçemiyorum. Güvence demiyorum anasını satıyım, o mümkün değil zaten, güven arıyorum ben lan. O kadar ütopik bir şeyin mi peşindeyim amına koyim?

Allah'a çok inanıyorum ben. Çok da güveniyorum. Saçma sapan bi herif olmama rağmen hep dört ayak üstüne düşürüyo beni mesela, yoksa ben tek başıma hayatta bile kalabileceğimi zannetmiyorum. Ama işte, nedense onu hayatımın merkezine koymayı bu kadar güvensizliğin ve yalnızlığın içinde beceremiyorum. Bu bir mazeret veya özür değil, sadece var olan durum. Allah kuluna yetmez mi ayetiyle çok zıt düşüyorum, ama durum bu. "Onlar zora da gelemezler" ayetinde de benim gibi denyolardan bahsediliyor, ama durum bu. Ve tek çarem yine O'nun yardımı. Biliyorum ki Meryem'e doğum sancısını verip yanında hurma ağacını da veren, bana da sıkıntının yanında ilacını da verecek. Çünkü zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak vardır. Tüm bunları biliyorum, ama mücadele edecek gücü kendimde bulamıyorum. Çok güçsüzüm. Perişanım.

Rüyadayken rüyada olduğunu anladığın oluyor mu? Lucid dream diyorlar buna, manyakları var bunun, rüyada Adriana Lima'yı sikecem diye uğraşıp duran, bildiğin buna vakit ayırıp egzersiz yapan herifler var. Bu lucid dream denen şey bana kendiliğinden oluyor, epey de sık oluyor. Ve rüyadayken rüya gördüğümü anladığımda her seferinde ne yapıyorum biliyor musun? Kendimi öldürüyorum. Ya yüksek bir yerden atlıyorum, ya bir silah bulup kafama sıkıyorum, ya da bıçakla boğazımı kesiyorum, o anki rüyanın koşulları içinde nasıl kendimi öldürebilirsem o şekilde öldürüyorum kendimi yani. Çünkü rüyada ölürsen uyanırsın. Kendimi uyandırmak için öldürüyorum rüyada. Çünkü rüyada acı var, karmaşa var, mücadele var ve biliyorum ki bu rüya denen şey zihnimde gerçekleşen, sonu olan bir oyun. E böyle anlamsız bir oyun uğruna bu kadar acı çekmenin ne alemi var? İşte bu hayatın da sonu yok oluşsa, çektiğimiz tüm acılar haybeyedir. Hiçbir anlamı yoktur. Eğer sonu yok oluşsa hayat, süresi uzatılmış bir rüyadan başkası değildir. Ben bir seçim yaptım, ya anlamsızlığı ya da her şeyin bir anlamı olduğunu seçecektim. Yaşadıklarım ve gördüklerimden sonra Allah'a inanmaktan başka şansım kalmadı, ve dolayısıyla sike sike her şeyin bir anlamı olduğunu kabul ettim. Rabbim, efendim, Allah'ım, biliyorsun ben kendimi rüyada bile öldürüyorum. Ve bu da demektir ki sonu olduğunu anladığım her şeyden seve seve, dünden razı bir şekilde vazgeçebilirim. Ve bu da demektir ki sonu olduğunu gördüğüm hayattan vazgeçmememin tek sebebi senin ötesini vadetmendir. Ve bu da demektir ki sırf senin rızan için yaşıyorum. Öyleyse bana yardım et.

Yardım et Allah'ım. Ölüyorum.

4 Ekim 2014 Cumartesi

Tahammül

Mehmet öfkeliydi. Sahil kenarındaki banka doğru yürüdü, işi gücü yoktu, sadece biraz oturacaktı. Oturacağı bankın iki metre arkasında bir başka bank daha vardı, Mehmet paltosunu bırakırken arkasındaki bankta oturan adamla bir an göz göze geldi, adamın suratına bakarak iç geçirdi: "Ne bakıyosun amına koduğumun bıyıklısı? Anca oturup milleti kesersin öyle, sıfatını siktiğim". Adama kıçını dönerek oturdu Mehmet, telefonunu ve kulaklığını çıkardı, Arctic Monkeys dinliyordu. Mehmet yoldan geçenleri seyretti.

Bir baba kucağında 3-4 yaşındaki oğluyla geliyordu karşıdan, tek eliyle mısır yiyor, diğer koluyla da sırtından ve apış arasından kavradığı oğlunu taşıyordu. Mısır koçanını denizin oradaki kayalıklara doğru fırlattı adam. Mehmet öfkeliydi, adama bakıp kendi kendine söylendi: "Amına koduğumun ayısı, senden ne hayır gelmiş ki bugüne kadar ileride oğlundan gelsin. Sığır gibi yaşar, sığır yetiştirir gibi çocuk yetiştirirsiniz. Amına koduğumun evlatları"

Kafasını diğer tarafa çevirdi Mehmet, 18-19 yaşlarında bir kız geliyordu. Kız kızıl saçlıydı, incecik sağ ayak bileğinde zarif bir dövme vardı. Üstünde mini bir kot şort, askılı bluz ve sırtında da pelerin gibi taktığı ince şalı vardı. Mehmet kaşlarını çattı, "Amına koduğumun kişiliksiz karısı seni" dedi. "Üniversite 1. sınıfa başlayıp etrafındaki her insanı vakum gibi emerek karakterini oluşturmaya çalışan dalyarraklık abidesi seni. Kafası karışık orospu. Eminim her konu hakkında 1 cümle bilmene rağmen her şeyin doğrusunu biliyorsundur. Bak bak şu tavırlara bak, şu surattaki meymenetsizliğe bak, senin kişilik oluşturma çabanı ve iç çalkantılarını uç uca ekleme yöntemiyle sikeyim"

Bir sigara yaktı Mehmet, çok öfkeliydi. Kulağında hissettiği şey bir müzik değil artık gürültüydü onun için, her şey rahatsız ediciydi. Sigarasını tüttürürken yine yoldan geçenleri seyretti. 30-35 yaşlarında, düşük gelirli olduğu kılık kıyafetinden ve tavırlarından belli olan bir kadın geçiyordu. Kadının telefonu çaldı, Mehmet'in tam önünde durarak ağır ağır çantasındaki telefonu bulmaya çalıştı, bu sırada telefonu hâlâ çalıyordu. Sonunda buldu telefonu, fakat bu sefer de telefonu açmak için ağır hareket ediyordu, hangi tuşla açılacağını hemen akıl edemiyor gibiydi. Sonunda bastı bir tuşa, bir süre öylece telefona baktı, 5 saniye sonra da telefonu kulağına götürüp "Eyy?" dedi. Mehmet çıldırdı, içinden haykırdı: "Cahilin eline teknoloji verirsen böyle olur işte. Ulan senin o telefonun yapımında en ufak bir katkın olmuş mu bugüne kadar, sen neyinle hak ediyorsun o telefonu kullanmayı? Akbil basıp turnike çevirmekten aciz orospu çocukları"

Kadın ilerledi, bu sefer Mehmet'in önünden takım elbiseli, beyaz gömlekli, saçları vakslı bir adam geçiyordu. Elinde siyah bond çanta vardı ve o da telefonla konuşuyordu: "Tamam Seçil Hanım, projemizin detaylarını seminer haftasında pazarlama departmanına aktarıyor olacağım. Oldu, oldu, olllldu iyi günler" deyip kapattı telefonu. Mehmet sigarasından bir nefes aldı, hiç hâli kalmamış gibi suratını buruşturdu: "Sen zaten yarağı yemişsin olum, sana bir yorumda bulunmıycam. Am paparası seni"

Kafasını sol tarafa çevirdi Mehmet, 25 yaşlarında bir kız ve 55-60 yaşlarında bir adam spor eşofmanlarıyla koşuyordu. Kadın bir-iki adım öndeydi, adamsa zorla koşuyordu. Adam eşofmanının montunu beline bağlamıştı, üzerindeki gri tişörtünün göğsü, meme altları ve koltuk altları göl gibiydi. Kadın gayet fit duruyordu, adamsa muhtemelen değerinin 100 katına satın aldığı kaliteli eşofmanlarının içinde, üzerinde Ralph Lauren yazan bir çöp torbası gibi duruyordu. Kadın "Suat, hadi aşkım" dedi. Mehmet deliye döndü, öfkeyle mırıldandı: "Sonra kadının cinsel bir meta olmasına karşıyız diye şu karılara yaranmaya çalışırsınız amın evlatları. Kadın kendini mal gibi satıyor, pazarlıyor, size ne oluyor kraldan çok kralcı pezevenkler... Bak bak, amcamın götündeki terlere bak, bu akşam 3 kilo Cialis yutsan daha da fayda etmez sana ibnenin evladı"

Mehmet karşıya baktı, denizden bir bot geçiyordu, çoğunluğu 45 yaş üstü teyzelerden oluşsa da içinde her yaştan insan vardı. İnsanlar ellerini havaya kaldırarak dans ediyorlar veya sahildeki insanlara el sallıyorlardı. Botta çalan iğrenç pop şarkısının varlığını anlamak için onu duymak şart değildi, içindeki insanların her halinden belli oluyordu bu. Mehmet tutamıyordu kendini, tüm nefretini kusmak istiyordu: "Sizin o patates salatası kokulu eğlence anlayışınızı sikeyim" dedi. "Zevk ve estetik düşmanı orospu çocukları. Amına koduğumun görgüsüzleri. İnsanlığa gram faydası olmayan beyhude orospu çocukları. Ulan uzaydaki kara madde bile sizden daha hayırlıdır eminim"

Bu kadarı yeterliydi. Mehmet sigarasından son bir nefes aldı, kulaklığını çıkardı ve ayağa kalktı. Ellerini cebine sokup yürümeye başladı. O sırada Mehmet'in arkasındaki bankta oturan bıyıklı adam Mehmet'e baktı, zaten bir süredir de onu kesiyordu. İçinden "Amına koduğumun beynamazı" dedi bıyıklı adam. "Senin o hiçbir boktan memnun olmayan suratını sikeyim. O dinlediğin cızır cızır müzik var ya, ha işte onun anasını sikiyim. Bir işin ucundan tutmazsın, bir sike yaramazsın ama her boktan şikayetçi olursun. İnşallah askere gittiğinde götüne top mermisi sokarlar"

13 Ekim 2013 Pazar

Neriman

Kapılar açıldı, ilk durakta metrobüse binen her insan gibi Neriman da hemen boş bir yer kapıp oturma gayesindeydi. Önündeki biraz ağır hareket eden emmiyi, Kevin Garnett'in perdelemesinden sıyrılan Kobe Bryant edasıyla şık bir vücut çalımı atarak geçti. Arkasındaki insanların kendisini sollamasına izin vermemek için dar koridorun tam ortasından yürümeye özen gösteriyordu. Ya ne yürümesi, bildiğin it gibi koşturuyordu Neriman ama bu esnada en çok "Ya biraz yavaş yaa" diye söylenen de o oluyordu. Sonunda boş bir koltuk kestirdi gözüne, oturdu. Devasa boyutlardaki çantasını dizinin üstüne koydu, cebinden kulaklığını çıkarıp kulağına taktı, hoş bir müzik eşliğinde pencereden uzakları seyretti. Az önce ortalığın amına koyan El Kaide militanı kendisi değildi, o şu an dünyanın en asil insanlarından biriydi. Yayıldıkça yayıldı Neriman, bir gün hiç kalkmayacakmış gibi oturdu.

İş dönüşü bu sefer otobüsü tercih etti Neriman. Ön kapıdan girebildi otobüse, fakat arka sıralara doğru ilerleyemedi zira otobüste adım atacak yer yoktu. Kimisi Neriman gibi ön kapıdan girememişti otobüse, mecbur arka kapıdan giren insanlar da vardı. Akbil basma yeri önde olduğu için akbillerini önlerinde kim varsa ona uzattı bu insanlar, "Elden ele dolaştırın da basıverin şunu" diye. O elden ele dolaşan akbil en sonunda Neriman'a uzatıldı, Neriman kendisine uzatılan akbil'e fizibilite raporu gören İhsan Emmi gibi boş boş baktı, elini oynatmaya tenezzül etmedi. Neriman'ın yanındaki adam daha uzakta olmasına rağmen akbil'i sahiplendi, "Ver birader ver" deyip bastı akbil'i. Neriman, bir gün hiç arka kapıdan otobüse binmeyecekmiş gibi kılını kıpırdatmadı.

Neriman neden bu kadar çok toplu taşıma kullanıyordu biliyor musun? Bir gün araba sahibi olabilmek için. Yani elbette bu kadar çalışıp bu kadar sabretmesinin tek sebebi bu değildi, fakat sebeplerinden birisi buydu. Sorun şu ki Neriman, kendi yaptığı işi bile düzgün yapamayan o insanlardan biriydi. Bu nedenle hep başkalarıyla arasını iyi tutmalı, özellikle kendisinden yüksek statülü insanlarla iyi geçinmeliydi. Yoksa kendi başarısıyla hiçbir boka varamayacağını o da içten içe çok iyi biliyordu. Önünde çok fazla seçenek yoktu Neriman'ın: Ya kendisine istediklerini verebilecek bir salakla evlenmeliydi, ya da biriktirmeliydi. İlk seçenek gerçekleşene kadar da biriktirmeyi tercih etti Neriman. Sanki bir gün hiç bitmeyecekmiş gibi biriktirdi.

Neriman, Cahit Berkay'ın müziklerini Turkcell reklamlarında kullanması için "Rezillik yea, yazık..." derdi. Veya Rutkay Aziz'in banka reklamında oynaması için "Ustaya yakışmadı" yorumunda bulunurdu. Zira idealist bir kadındı Neriman. Fakat iki gün önce kendisine "Aptal karı" diyen patronuna hiçbir tepki göstermemişti. Neriman ya kendisinin aptal bir karı olduğunu biliyordu ve bunun kendisine söylenmesini de vakur bir tavırla haklı bulmuştu, ya da para kazanmak zorunda olduğu için bunu sineye çekmişti. Konu başkalarının hayatı olunca idealist kesilen Neriman, iş kendisine gelince ne kadar da materyalist bir dalyarrak oluyordu. Doğrusu Neriman, sanki sıra hiç kendisine gelmeyecekmiş gibi ahkam kesiyordu.

Ofis arkadaşlarıyla nezih bir mekanda fasıla katılacaktı Neriman. Normalde hiç işinin olmayacağı kanun, tambur gibi çalgılar eşliğinde eğlenecekti. Bu, Neriman için nasıl da büyük bir kendini gösterme, "Ben buradayım!" deme fırsatıydı. Özenle süslendi, beline kadar açık bir sırt dekolteli ve derin göğüs dekolteli elbisesiyle etrafa gülücükler saçtı. Bir ofis arkadaşının getirdiği hoş bir çocukla gece boyunca sık sık kesişmişti Neriman, bu sebeple de o geceden sonraki birkaç hafta boyunca Facebook'una bakıp durmuştu "Acaba beni ekler mi?" umuduyla. Neyse, bir gün kısa boylu, bıyıklı bir adam adres sordu Neriman'a. Neriman o sikilesi kaknem suratıyla "Bilmiyorum" cevabını verdi, oysa gayet de biliyordu kendisine sorulan yeri. Madam Curie'ydi sanki bizim götü mantarlı Neriman, bir tebessüm bile etmemişti bu adama. Zira o namuslu bir kadındı, fakat bu kısa kollu gömlek giyen, bıyıklı, güdük adama karşı namusluydu. Bir gün kendisi hiç hor görülmeyecekmiş gibi hor gördü başkalarını Neriman.

Neriman ne tarih bilirdi, ne siyaset. Ne din konuşabilirdin onunla, ne felsefe. Hatta bu konuları es kaza ona açmaya kalksan ya seni idare edip konunun değişmesini beklerdi, ya da seninle alay ederdi. Zira bunlar hiçbir sike derman olmayan meselelerdi. Bunları öğrenmek için harcanmayacak kadar değerli olan vaktinin büyük bir bölümünü, fırsatlarla dolu Avon kataloğuna harcardı Neriman. Hatta dikkat çekmek için arada sırada futbol öğrenmeye bile çalışırdı Neriman. Tuttuğu takımdaki zenci futbolcuların yarrak boylarıyla ilgili iki ucuz espri yapınca nasıl da ilgi toplardı Neriman. Hayat buydu işte. Başka ne olabilirdi ki? Sanki bir gün hiç ölmeyecekmiş gibi yaşardı Neriman.

Derken en sonunda öldü Neriman. Öyle "vefat etti", "aramızdan ayrıldı" falan değil, öldü. En çok çocukları üzüldü bu duruma. Aslında Neriman anneleri olmasa, onun ölümüne hiç üzülmezlerdi, fakat ne de olsa anneleriydi. İster istemez insan kahroluyordu. Cenaze törenine katılan birkaç arkabası ve arkadaşı da üzülmüştü Neriman'ın ölümüne. Onlar da her ne kadar bunu kendilerine bile itiraf edemeseler de, sırf çok görüştükleri ve çok yakın oldukları için üzülmüşlerdi Neriman'ın ölümüne. Sırf duygusallıktan yani. Yoksa Neriman bu hayatta ne yapmıştı ki onun kaybına üzülsün insanlar? Ne sike derman olmuştu Neriman? Yıllarca yaşadığı şu hayatta toplasan kaç saatini başka insanların mutluluğu için harcamıştı Neriman? Cenaze törenine katılan diğer otuz veya otuz beş kişilik kalabalık ise "üzgün görünmeliyim" diye uğraşıyorlardı. Hatta bazıları "Ulan benim bu duruma üzülmem lazım ama üzülemiyorum, neden üzülemiyorum ya?" diye utanıyorlardı kendilerinden. Zira herkes biliyordu ki, tıpkı kendileri gibi Neriman da iyi biri olmak için değil iyi biri gibi görünmek için uğraşıyordu. Neriman zamanla unutuldu, bir gün karşısına çıksa "Merhaba" demeye tenezzül etmeyeceği Adanalı tarla işçisi Kara Bilal tarafından Neriman'ın götüne tıkanmak üzere toplanan o pamuklar toprağa karıştı. Neriman hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadı ama sanki hiç dirilmeyecekmiş gibi öldü.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

2040'tan Mektup

Adım Mehmet Kuzulsay, 60 yaşındayım, iki çocuğum var. Beni de annem ve teyzelerim "Çok kızların canını yakacak bu, çoook." diye severdi ama sonra aşık olmadığı ve sadece "İyi" olarak gördüğü biriyle evlenen, araba taksidine giren, fatura ve prim ödeyen, aşağı yukarı on senelik emeklilik hayatında rahat edebilmek için hayatı boyunca çalışan, yediği azarları sineye çeken, gazetelerin en çok spor sayfasını okuyan ama başka bir konu hakkında oturup iki satır yazı okumayan, kulaktan dolma bilgilerle fikir sahibi olan ve o fikirleri körü körüne savunan ortalama bir dalyarağa dönüştüm. Neyse, dün eski fotoğraflara bakarım diye babamdan kalan antika sandığı karıştırıyordum. Çocukken çizdiğim resimleri, biriktirdiğim gazoz kapaklarını, plastikten yapılma ufak yeşil askerlerimi buldum içinde. Sandığı daha da kurcaladım, dibinden eski gazeteler çıktı, tarihi şu an sizin yaşadığınız yıllara aitti. Oturdum, tek tek gazetelerinizi okudum. Hani kurbağanın suyunu yavaş yavaş kaynatırsan suyun ısındığını fark edemeden geberir gider ya, biz de yavaş yavaş ve zaman içinde kelimelerin anlamlarını değiştirdiklerini fark edememişiz. Sizin gazetelerinizi okuyunca fark ettim bunu. Sonra bu mektubu yazmaya karar verdim, mektubu bir şişeye sokup denize fırlattım, belki bir mucize gerçekleşir de sizin elinize geçer diye.

Oğlum iki yıldır iş arıyor. Başvurduğu her işte, ondan öyle bir şey isteniyor ki, sırf onu bulamadığı için iki yıldır reddediliyor. İstedikleri o şeyin, söyledikleri şey olmadığını biliyorum, ama eskiden buna ne denildiğini hatırlamıyorum. Başvurduğu her işte kendisine zengin veya sözü geçen bir tanıdığının olup olmadığı soruluyor, o da kimsenin ismini veremiyor. İşte bunun adına "referans" deniyor. Biz eskiden ne diyorduk bu kelimeye?

Yan apartmanımızda bir hatun oturuyor. Her cumartesi akşamı bir başka lüks arabayla eve bırakılır, kendisini eve bırakan herifi muhakkak yukarı davet eder. Internet'teki arkadaşlık sitesinde arkadaşız onunla, bin küsür arkadaşı var. Her gün muhakkak yeni fotoğraflarını sergiler o sitede, o siteyi her açtığımda bu hatunun bacak ve göt sahibi olduğunu gösterme çabasındaki fotoğraflarını görürüm. Arkadaşları ona "sosyal" diyor.

Bugünlerde bir futbolcu, ezeli rakibi olan takıma daha fazla para için transfer olabilir. Bir siyasetçi bugüne kadar savunduğu fikirlerin 180 derece tersini savunan bir başka partiye geçebilir. Bir gazeteci, bir anda bugüne kadar yazdıklarının tam tersini anlatmaya başlayabilir. İşte biz bunların hepsine "profesyonellik" diyoruz.

Vatan toprağını ve devlet şirketlerini ucuza satan, takım elbiseli teröristlerle gizli anlaşmalar yapan liderlerimiz var. Bunun adına "uluslararası ilişkiler" veya "diplomasi" diyoruz. Takım elbise giyenler ise "terörist" olamazlar burada.

Geçen gün eski iş arkadaşım ailesiyle beraber bize misafirliğe geldi, sekiz yaşında bir çocukları vardı. Çocuk sürekli annesinin yanına gelip Gamestation denilen elektronik aletiyle oyun oynamak istediğini söylüyordu. Annesi ilk başta vermek istemedi, bu aralar çok oynuyormuş ve bu onun için zararlıymış. Çocuk aleti alamayınca götüne köz basılmış at yavrusu gibi tepinmeye başladı evin içinde. Bizim çekmeceleri açıp içindekileri boşalttı, hanımın makyaj malzemeleriyle yerleri boyadı, bağıra bağıra ağladı. Annesi onun için "hiperaktif" diyor.

İki aylık bir kurstan sertifika alıp "uzman" olan insanların yazdığı kitaplar yok satıyor burada. Bu insanların bazılarına "yaşam koçu", bazılarına "astrolog", bazılarına "ünlü metafizikçi" diyoruz.

Elinde sikindirik Ufo fotoğraflarıyla dolaşan bir adam var mesela, ona da "ufolog" diyoruz. Böyle ünvan sahibi olunca daha ciddi bir etiketi oluyor.

Burada televizyona birtakım adamlar çıkıyor sık sık, bu adamlara bilir kişi gözüyle bakıyoruz toplum olarak. Onları bilir kişi yapan tek vasıfları ise o televizyona çıkabilecek referansa sahip olmaları. Referans dedim ama, o kelimeyi kullanırken başka bir şey kastediyorum aslında, dedim ya hatırlayamıyorum amına koyim. Neyse işte bu referans sahibi dallamalar bazen insanlara kötüyü iyi, iyiyi de kötü diye yedirmeye çalışıyorlar. Yaptıkları konuşma için ise haberin alt başlığında "ezber bozan" yazıyor. Ezber bozan, yani aç ağzını aç kamyon geliyor.

"Paylaşım" artık bir internet sayfasına fotoğraf veya komik video yüklemenin adı oldu.

Hayatında oturup iki kelime laf konuşmadığın insan için "arkadaşım" diyebiliyorsun artık.

Yapmadığımız şeyleri yapmışız gibi gösteren, "modernlik" ayağına bizi bir arada tutan değerleri terk etmemizi öğütleyen insanlara "aydın" diyoruz.

"Din" dedin mi şöyle bir süre konuşmadan duruyoruz. Hani pek samimi olmadığın bir insanla konuşurken bazen ağzından ağır bir küfür kaçar, sen utanırsın, karşındaki sana "Densiz herif, bu laf söylenir mi şimdi?" dercesine bakar, bir beş saniye boyunca şokla karışık sessizlik anı olur ya, işte "din" denilince de öyle bir hava esiyor burada. "Biraz zaman geçsin de, konuşmaya devam ederiz" diye düşünüp susuyoruz.

"Ümük" diye bir şey vardır hani, bu ümük bir tek sıkmaya yarar, ne olduğunu bilmezsin. İşte "faşizm" de ümük gibi bir şey oldu, bu faşizm bir tek kahrolmaya yarıyor ve kimse bunun ne bok olduğunu bilmiyor. Sadece kötü bir şey olduğunu biliyoruz.

Bizim artık birbirimizi değil, sadece kendimizi düşünmemiz gerekiyor, zira modern dünya bunu gerektiriyor. Duygusallık yapıp başkalarını seven salaklara da "vatansever" veya "milliyetçi" diyoruz. Bu kelimelerin iyi anlamlara geldiği zamanları az çok hatırlıyorum, ama artık bunlar da kahrolması gereken şeyler kategorisinde bizim için.

İnsan, kelimeler olmadan düşünemez. Bir insanın düşüncelerini değiştirmek için doğrudan düşüncelerini değiştirmeye çalışmazsın, zira buna karşı tepki koyar. Fizik yasalarına göre her etki, kendisine eşit kuvvette ve ters yönde bir tepki yaratır. Bu nedenle bir insanın düşüncelerini değiştirmek için, bildiği kelimelerin anlamlarını değiştirirsin. İşte buna tepki göstermezler, zira şekle tapan salak insan, görünüş aynı olduğu için değişikliği fark etmez. Fark etmeden bir zamanlar sevdiği şeylerden, artık nefret etmeye başlar. Bir zaman nefret ettiklerini, artık sevip bağrına basmaya başlar. O ise hâlâ sevip nefret ettiklerinin aynı olduğunu zanneder.

Adım Mehmet Kuzulsay, 60 yaşındayım. Modern, aydın, diplomatik, profesyonel denen insanların hastası, dindar veya vatansever denen insanların düşmanıyım.

Çok pişmanım.

5 Nisan 2013 Cuma

Fark

Tarih: M.Ö. 340-310

Tieba gitgide daha da alışmaya başladı büyük çiftlikteki hayatına. Hem daha ağır işlerde çalışmışlığı da vardı, nane tarlasındaki bu işi o kadar da güç değildi. Üstelik nane kokularının arasında çalışmak bir nebze de olsa ona, kazma ve tırmık tutmaktan nasırlaşan avucunun ve geçen hafta yatırıldığı falaka yüzünden sızlayan ayak tabanlarının acısını unutturuyordu. Tieba hem vahşi görünümlü hem de güçlü bir adamdı, bıraksalar bir ayının bile anasını belleyebilecek kuvvetli kolları vardı. Üstelik zeki de sayılırdı.

Hasat dönemiydi, Tieba o gün yarım mina (yaklaşık 250 gram) kadar nane toplayabilmiş, üstüne de muhtemelen bir köpek sürüsü tarafından kırılan çiti onarabilmişti. Tieba ve arkadaşları günün sonunda başlarında bekleyen iki beyaz adama ellerindeki sepette ne kadar nane olduğunu gösteriyor ve böylece karınlarını doyuracak kadar yiyecek almaya hak kazanıyorlardı. Tieba sepetini gösterdi, beyaz adam onayladığını belirtme maksadıyla başını salladı. Tieba'nın hemen arkasında da her gün aynı barakada uyuduğu o komik suratlı kız vardı. Tieba bu zamana kadar ona adını bile sormamış, kim olduğuyla ilgilenme gereği duymamıştı. Kızın sepetinde nereden baksan beşte bir mina edecek kadar nane vardı, beyaz adam bunu beğenmedi ve Tieba'nın sepetini göstererek kıza "Aranızdaki fark ne? O bu kadar çalışırken sen ne yapıyordun?" diye bağırdı. Tieba ve arkadaşları, beyaz adamlardan ayrı bir yere sıçıyorlardı, zira onların bokundan gübre olarak faydalanılıyordu. Kimi zaman bu gübrelerden minik bir dağ olması bekleniyor, ancak o zaman kölelere kendi boklarını toplamaları söyleniyordu. Beyaz adam, komik suratlı kızı kolundan tuttu ve diğerlerine de kendisini takip etmelerini emretti. Adam, kızı kölelerin pislediği minik avluya götürdü ve kızın kafasını o boktan oluşan dağa batırarak küfürler yağdırdı. Tieba, kendisini şanslı hissediyordu, çünkü kendisi bu çiftlikte daha yeni olmasına rağmen ancak on vuruşluk bir falaka ile cezalandırılmıştı. Bu sırada muhtemelen kızın akrabası olan siyah bir adam, beyazlara yalvararak af diledi, ancak diğer beyaz adam onu da kafasından tutarak aynı pisliğin içine batırdı.

Tieba o gün ilk defa bir insanın ezilmesine, güçsüz gözükmesine ve dışlanmasına sebep olmuştu. Eğer o kadar nane toplamasaydı, belki de kızın durumu normal gözükecek ve cezalandırılmayacaktı. Kızın akrabası da sırf af dilediği için cezalandırılmayacaktı. Tieba o gün iki şeyi daha iyi anladı. Birincisi, eğer bu hayatta insan gibi yaşamak istiyorsa daha çok çalışmalı, beyaz adamın ondan istediklerini yerine getirmeliydi. İkincisi ise asla bir başkası için af dilememeli, onun hakkını savunmamalıydı.

Yirmi yıl kadar sonra Tieba, çalışkanlığı, azmi ve sessizliği ile kölelerin şefi hâline gelmişti. En kötü durumdaki beyazdan bile kötü durumdaydı, fakat o kölelerin en seçkiniydi. Artık tarlada ağır işlerde çalışmıyordu. Tembellik yapan, yeterince verimli çalışmayan köleleri azarlıyordu. Yanında beyaz bir adam varsa sık sık çaktırmadan beyaz adamın yüzüne bakıyor, onun nabzını kontrol ediyordu. Böylece eğer beyaz adamın yüzünü ekşittiği bir köle varsa hemen beyaz adama yaranmak için o köleyi azarlıyordu.

Hizmetinin yirminci yılında çiftliğin sahibi, Tieba'ya üstünde birkaç taş olan ve normal insanların giydiğine benzer bir giyecek armağan etti. Bu, bir köle için büyük bir onurdu. Tieba diğer kölelerin yanında asla giysisiyle övünmüyor, bunu sözleriyle dışa vurmuyordu, fakat övünmek ve gurur duymak bir insanın davranışlarına ne kadar yansırsa en az o kadar kasılıyordu. Tieba zeki bir adamdı, eğer kendisi giysisiyle övünür ve farklı olduğunu kendi ağzıyla söylerse biraz komik duruma düşebilirdi. Fakat o bunu söylemeden diğer köleler Tieba'nın ne kadar farklı olduğunu anlamalıydı.

Tieba artık çiftliğin büyük köşkünde kalıyordu. Soyluların lisanına da alışmıştı, fakat onlar gibi konuşmayı tam olarak beceremiyordu. Yine de Tieba, kölelerle konuştuğu zaman onlara caka satmak için bazen soylulardan duyduğu kelimeleri konuşmasının arasına serpiştiriyordu. Böylece Tieba, daha farklı biri olduğunu diğer kölelere çaktırmadan hissettirebiliyordu. Üstelik köleler bu dili kullanmıyordu bile fakat bunun bir önemi yoktu, zira bu şekilde farklılığını ispat edebiliyordu.

Yirmi yılda bu çiftliğe çok köle uğramış, yaklaşık üçte biri de ölmüştü. Bu kölelerin bir kısmı işkencelere dayanamadığından, bir kısmı açlıktan, bir kısmı da hastalıktan ölmüştü. Tieba, böylesi bir ortamda gerçekten çok şanslı ve çok farklıydı. Her gün yüzüne baktığı insanların büyük kısmı kendisinden çok daha kötü koşullarda yaşarken, kendisi nasıl da büyük bir nimete sahipti.

Kasabada Tieba'nın yaşadığı çiftlik gibi bir büyük çiftlik daha vardı ve bu kasabanın toplam nüfusu 300 kadardı. Çiftlik sahibi soylu ailelerin üye sayısı 17, bu soyluların yardımcısı beyaz adamların sayısı da 35 kadardı. Kasabanın geri kalan nüfusunu köleler oluşturuyordu.

Ve bu köleler, tek bir gün bile tükürüğüyle boğabilecekleri sahiplerine başkaldırmayı akıllarından geçirmediler. Aklından geçiren olduysa da tek bir gün, tek bir an bile buna yeltenmediler. Zira onların yiyecek bulmak, işkenceden kurtulmak ve hata yapmadan çalışabilmek gibi çok daha büyük dertleri vardı.

Tieba ise vahşi görünümlü, güçlü ve zeki bir adamdı.

Tarih: M.S. 2000-2030

Caner o gün sınıfta "Ders bitse de eve gidip yeni aldığım oyunu oynasam" diye düşünüyordu. Üstelik ders sosyal bilgilerdi ve bu ona çok sıkıcı geliyordu. Caner zeki bir çocuktu, yaşıtları sümüğünü koluna silerken, o daima göt cebinde bir paket peçete taşırdı. Görgülü, medeni bir çocuktu.

Caner düşünceler alemine dalmışken öğretmeninin bağırmasıyla yeniden dünyaya bağlandı. Öğretmen, sınıftaki çocuklardan birine çok konuştuğu için kızıyordu. Bu sırada Caner'in yanında oturan çocuk öğretmeninin sözünü kesti: "Öğretmenim, o konuşmuyordu valla". Öğretmen hem sözünün kesilmesine, hem de kendisinin yanlış kişiye kızarak hata yapmış olmasına sinirlendi. Ufacık bir velet kendisinin yanlış yaptığını söylüyordu, sinirini o çocuğa kızarak çıkardı: "Sen onun avukatı mısın? İkiniz de yarın sayfa 30'u defterinize yirmi kere yazacaksınız". "Ama öğretmenim...", "Sus, bir de cevap mı veriyorsun?"

Caner o gün iki şeyi çok iyi anladı. Birincisi, asla bir başkasının hakkını savunmamalı, etliye sütlüye karışmamalıydı. İkincisi ise, başındaki insanın ondan istediklerini kusursuzca yerine getirmeliydi.

Yıllar sonra Caner iyi bir üniversiteden mezun olup, ayda 2.700 lira maaşla bir plazada işe başladı. Fakat kısa sürede çalışkanlığı ve itaatkârlığı sayesinde terfi alarak maaşını üçe, hatta dörde katladı. Tabi bunda patronu ile olan sağlam ilişkisinin payı da büyüktü.

Şirket toplantılarında eğer birisi bir espri yaparsa, hemen patronunun suratına bakıyordu. Eğer patronu o şakaya gülüyorsa, o da gülüyordu. Ve eğer patronu o günkü sikimtırak meymenetsiz ruh hali yüzünden bu şakayı densizce buluyorsa, kendisi de arkadaşını uyarıyor veya ağzıyla "cık cık" yapıp başını "olmadı" dercesine yana doğru sallıyordu.

Caner gittikçe daha iyi kıyafetler ve daha lüks elektronik cihazlar alabilecek hâle geldi. Bu sırada otomobilini de yeniledi. Kendisi, içinde yaşadığı ülkenin insanlarının çok büyük kısmından daha üstün olanaklara sahipti, diğerlerinden daha farklıydı. Fakat bu üstünlüğünü asla kendisi dile getirmiyordu. Bunun yerine iş arkadaşlarıyla çok eğlendiğini belirten on çeşit mezeyle dolu rakı sofrası fotoğraflarını, Facebook adı verilen ve her insana nelere sahip olduğunu gösterebildiğin sanal ortamda yayınlıyordu. Böylece insanlara ne kadar farklı olduğunu ispat edebiliyordu. "IPhone'un yeni modelini çıktığı an rahatlıkla alabilirim" demiyordu, bu onu komik bir duruma sokardı ve Caner zeki bir adamdı. Bunun yerine esprili ama cefakar bir şekilde "IPhone 7 çıksa da şu külüstürden kurtulsak" diyerek gücünü belli ediyordu.

Caner artık çalıştığı şirket toplantılarında "Bu konudaki risk management'ınızı yetersiz buluyorum. Derhal bana son aldığınız mail'ı forward'layarak info'da bulunun" diyordu. Lisanı bir anda nasıl da değişivermişti. Çeşitli bilgisayar efektleriyle kendisini olduğundan daha yakışıklı gösteren fotoğraflarının altına "Die darling die" yazabiliyordu artık. Üstelik etrafındaki kimse bu dilde konuşmuyordu bile. Olsun, onun için önemli olan ne kadar farklı birisi olduğunu gösterebilmekti.

Caner zeki, modern ve medeni bir adamdı.

Her gün saat sabah 7'de kalkmak ve ihtiyaçlarını karşılayabilmek adına patronunu daha çok zengin etmek için çalışmak zorunda olmasına rağmen artık kölelik diye bir şey yoktu. Dünya artık daha medeni bir yerdi. Sırf bir terfi alabilmek adına patronuna daha çok yaranmak zorunda olmasına ve kendisini diğer insanların büyük çoğunluğundan üstün görmesine rağmen sınıf farkı diye bir şey de yoktu. Dünya artık çağdaş bir yerdi. Kölelik, sınıf gibi çağdışı uygulamalara yer yoktu artık dünyada.

Caner gibi ve keyfi Caner kadar yerinde olmayan onun gibi milyonlarca insan vardı Caner'in yaşadığı yerde. Fakat bu insanlar bir gün bile tükürüğüyle boğabilecekleri ve sürekli çalışarak daha zengin etmekte oldukları sahiplerine başkaldırmayı akıllarından geçirmediler. Akıllarından geçirseler de bunun için asla bir şey yapmadılar. Zira onların telefon faturası ödemek, eskidiğine inandıkları malın yenisini almak ve diğerlerine ne kadar farklı olduklarını ispatlamak gibi daha önemli dertleri vardı.

Caner zeki, modern ve medeni bir adamdı.

En sevdiği tarihi kişi Spartacus, en sevdiği film ise Dövüş Kulübü'ydü.

Görünmez parmaklıkların var olmadığına inanıyordu.