Okunması şart makaleler:

Tasavvuf ve Tarikatlardan Yeni Dünya Dinine: Bölüm 1 ve Bölüm 2
Komünizm, Kızıl Devrim, Sovyetler Birliği ve Şirketler
İnsan, Din ve Kuran
Bu da amme hizmeti: Okunması Gereken Kitaplar Listesi

Bir Başka Din: Tasavvuf kitabı çıktı; internet'ten sipariş etmek için kitapyurdu link'i.

YENİ: Youtube'daki hodor hodor konuşmalarım için buradan alalım.

6 Temmuz 2024 Cumartesi

Nedensizlik

Selam.

Bu blog'u açalı yaklaşık/düz hesap 15 yıl oldu. Hâlâ aynı yerdeyim. Yok, birçok görüşümün üstüne tuğlalar koyup ördüm, görüşlerim evrim geçirmedi, gelişti. Birikimim arttı. Ancak o zamanlar major depresyon ve anksiyete sandığım ancak şimdi bipolar olduğunu öğrendiğim hastalık yakamı bırakmadı. Hâlâ buraya "çok kötüyüm ühüüğüee" tarzı yazılar yazmak utanç verici. Ama ben bir insanım.

3 saat önce iyiydim. Şimdi ve son 1 saattir kötüyüm. İyi olmak için hiçbir şey yapmadım. Kötü olmak için de. Hiçbir değişken olmadan, hiçbir nedensellik olmadan, hiçbir pattern olmadan iyi ya da kötü oluyorum. Bu benim karakterimde biri için çok zor.

Zira analitik felsefeyi sevme sebebim her şeyi didik didik analiz etmesi, sebep sonuç bağı kurması, belirli pattern'lar üzerinden her şeyi kategorize etmesi. Kıta felsefesinde haybeden masallar anlatılırken ben Anglosakson gelenekteki analitik felsefeyi tercih ettiysem, incelediği konuyu belirli şablonlar ve nedensellik ilişkisiyle işlemesindendir. Ama benim hayatımda nedensellik yok. Bu yazıyı yazarken anksiyeteden geberiyorum. En kötü hâlimde değilim ama 3/10 verirdim iyi olma hâlime. Yoksa en kötü hâlimde bunları yazacak mecalim olmuyor. Ama bacaklarımın ikisi de istemsizce bir sağa bir sola sallanıyor. Ve ben neredeyse her gün böyle hissetmekten yoruldum. Üstelik arada sırada iyi hissederek. Bir buruşturulup bir düzeltilmeye çalışılan kağıt gibi yıprandım.

İyi olduğumda içime bir huşu geliyor, Ömer Baba'ya dönüyorum, sikseler "Boşver Allah var" derim, o derece umurumda olmuyor dünya. Kötü olduğumda ise en ufak acı 10 katıyla çarpılarak canımı yakıyor. Çünkü aynı acıları yıllardır hissetmek ve hiçbir sebep-sonuç ilişkisi kuramamak artık beni çok yordu. İlk çektiğin şınavın "ne var lan kolaymış" dedirtmesi, 50. şınavın ise "hıııaananı sikeyim" dedirtmesi gibi.

Bu sözümü hep aleyhime kullanıyorlar, sanki hiçbir delile dayanmadan sırf inanmaya ihtiyacım varmış diye Müslüman olmuşum gibi. Ama ben Kuran'ı okuyup didik didik ettiğimde sike sike Müslüman oldum. Bunları söyleyen Allah'tır dedim. Neyse konu bu değil, aleyhime kullanılan şey, Allah olmasa bu iğreti, rezil, acı dolu, anlamsız dünyada bir dakika durmayacağımdır. O'nun takdirini kazanmak dışında hiçbir amacım yok ama O'nun hoşnutsuzluğunu kazanmak için de elimden geleni yapıyorum.

Rasyonel egoizm, daha az değerli bir şey uğruna daha değerli bir şeyi satmamaktır. Ben O'nun emirlerine birçok zaman uymuyorum. Bana açtığı türlü kapıya rağmen, O'nun nimetine nankörlük edip duruyorum. İrrasyonel bir egoistim.

Kuran'da çilecilik yoktur. Eğer hayatınızda çok acı varsa bu asla ödül değildir. İki ihtimal vardır, başınıza gelenler ya imtihandır ya da ceza. Yani hayatınızda hiçbir şeyin yolunda gitmemesi ve sürekli kötü olmanız, pek iyiye işaret değildir. Haybeden acı çekmek asla günahlarınıza kefaret olmaz, bu fakir avuntusudur. Üzerinden ders çıkarılmamış acı size hiçbir şey katmaz. Acı, Tanrı'nın yarattığı en büyük, en akıl almaz eserdir. Ve artık Rabbimin bu eserinden çok yoruldum. Acılarımdan ders çıkaramıyorum, hepsi teoride kalıyor, pratikte hâlâ olduğum yerdeyim. Sanırım benim yıllardır bu hastalıkla mücadele etmem de bir şeylerin yolunda gitmediğinin işareti. Belki de sınav değil, O'nun verdiği azabı ve cezayı çekiyorumdur. Bu düşünce de beni kahrediyor.

Dünyanın en salak retoriğidir: "Sadece günahları olanlar Tanrı'nın olmasını ister". Hayır, günahları olanlar keşke Tanrı olmasa da tüm yediğim boklardan yok olarak kurtulsam der. Kedilerle çok ilgilenen, birçok kedinin hayatını kurtarıp onları sahiplendiren bir arkadaşım vardı. Bir gün dedi ki, bu yaptıklarımın boşa gitmesinden çok korkuyorum, inşallah öte dünya vardır. Benim için konu orada kapandı. Esas, yaptığı iyiliklerin karşılığını alamayanlar Allah'ın var olmasını ister.

Ben istediğimden değil, Kuran'ın O'nun katından olduğuna kesin olarak inandığım için Müslüman oldum. Ve bu kadar günahla nasıl baş edeceğimi, ne kadarının hastalığımdan mazur görüleceğini, ne kadarının benim kendi ellerimle yaptığım pislikler olacağını bilmiyorum. Peygamberimize "De ki" diye şunu demesi emredilmiştir: "Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum" (Ahkaf 9'dan)

Ben de bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, artık neden iyi neden kötü dönemlerim olduğunu asla bilemediğim, pattern'sız, sebep-sonuçsuz bu hastalıkla baş etmekten çok yorulduğum ve bu yorgunluğun beni iyi insan olmaya değil, kötü biri olmaya ittiği. Benim için çanlar iyiye çalmıyor. Siz ne kadar kötü durumda olursanız olun, iyi bir insan olmaya çalışın. Ama bunu derken de aklımda şu ayet canlanıyor: "İnsanlara hayırda erginliği/dürüstlüğü emredip de öz benliklerinizi unutuyor musunuz? Üstelik de Kitap'ı okuyup durmaktasınız. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?" (Bakara 44)

Evet Allah'ım, unutuyorum. Nolur bana akıl sahiplerinden olmayı nasip et. Kendi nefsime yenildim işte, görüyorsun. Beni kendimden koru Allah'ım. 

Yalvarırım.


 


 


16 Haziran 2020 Salı

Nasıl Geçecek Bu Ömür?

Selam.

Dert bulma konusunda beynim Keynesyen bir modele sahip. Hani iktisatçı Keynes meramını anlatmak için biraz da mübalağa ile devletin ekonomiyi canlandırmak için gerekirse insanlara çukur kazdırtıp o çukuru tekrar doldurtması gerektiğini söylüyordu ya, benim beynim de "Bir dert bul, yoksa da yarat" prensibiyle işliyor. Bu kendimi bildim bileli böyleydi. 8-10 yaşlarındayım, akşam babamın işten dönmesini bekliyorum sabırsızlıkla, çünkü ona sormam gereken çok önemli bir soru var, beynimi kemiriyor. Babam geldi, yemeğini falan yedi, babam koltuğa geçince ben de yanında yalandan dolanmaya başladım. Böyle köpekbalığı gibi etrafında dolanıyorum adamın. Güldü babam, anladı yine bir derdim olduğunu, "heh söyle" dedi. Sonunda sabahtan beri beynimi kemiren şeyi sordum: "Baba yaşlanınca emekli maaşını nasıl çekiyoruz? N'olursun anlat. Bankaya mı gidiyoruz, bi devlet dairesine falan mı gidiyoruz, oraya ne diyoruz da bize emekli maaşı veriyorlar, nasıl oluyo o işler n'olur anlat baba?".

Şimdi en fazla 10 yaşındaki hali bu olan gen dizilimini siktiğimin hastalıklı organizması büyüyünce de bundan çok farklı olmuyor. Tamam belki görünürde daha realist dertler ediniyor ama kafasının çalışma prensibi büyüse de değişmiyor, "ya bir dert bul ya da yarat".

Bu blog'u başından beri takip edenler ya da merak edip eski yazıları kurcalayanlar bileceklerdir, benim 10 sene evvel de böyle kendimden bahsettiğim, damar yazılarım vardı. Şimdi de bir tanesini daha yazıyorum. Eğer yaşarsam belki burada, belki başka bir yerlerde, 10 sene sonra yine "Olmuyor anasını sikeyim" temalı şeyler yazacam. Biliyorum, malzeme bu. Karakter denen şeyin değişeceğine zerre inancım yok. Kendini törpülesen de, terbiye de etsen, terapi de görsen, mal değişmez.

Son yıllarda başka bir dert daha edindim ben, daha doğrusu bu bende hep vardı ama şiddeti epey arttı. Motivasyonsuzluk, isteksizlik. Üstelik bu benim uydurduğum dertlerden biri de değil, çok gerçek bir şekilde yapıştı yakama. Buraya epeydir bir şey yazmıyorum adam akıllı, sebebi motivasyonsuzluk. Lan yazmaya motivasyonumu kaybettim, bari Youtube kanalı açıp konuşayım o daha zahmetsiz diyerek video'lar yükledim, 15-20 video sonra ona da motivasyonum kalmadı. Son bir yıldır doğru düzgün kitap okumadım. Tırnaklarımı ancak konserve açacağı kıvamına gelmelerinden sonra, o da dışarıya çıkmam gerekiyorsa kesiyorum. Karantina hayatımda pek bir şey değiştirmedi. Yeni bir film seyretmeye üşeniyorum, beynim almıyor, onun yerine sevdiğim filmleri 15-20. kez izliyorum. Aslında çoğu zaman film de seyredemiyorum, 5 dakikadan uzun süre aynı işle uğraşamıyorum, Youtube'un bana önerdiği video'ların yarısı kısa kedi video'ları, bir onlarda huzur buluyorum. Salak olmadıkları sürece güzel kızlara yavşamayı ve onların ilgisini kazanmayı severim, genellikle bir kızla bir gün konuştuktan sonra bir daha yazmıyorum, "amaaan kim uğraşacak şimdi, boşver" diyorum, hevesim kaçıyor. Bir dahaki libido patlaması yaşayışımda (genellikle birkaç ay sonra) tekrar yazıyorum, bu sefer de onlar cevap yazmıyor ehehe. Telefonum çaldığında moralim bozuluyor, "kimin telefonunu açmayıp onunla olan arkadaşlığıma zarar vermek zorunda kalacağım şimdi?" düşüncesiyle. Bir şey eğer zorsa, onu yapmak için daha da hırslanmıyorum, onu yapmaktan vazgeçiyorum. Zor bir duruma düştüysem, daha da güçlenmiyorum, altında eziliyorum. Uyumak en büyük zevkim, bu zevki katmerleyen bir şey keşfettim; eğer deliksiz uyku çekmek yerine uykundan 3-4 kez uyanırsan ve 3-4 kez uyumakta olduğunu, daha uyuyacak uykun olduğunu, bir süre daha uyanmayacağını fark edersen daha da zevk alıyorsun. Her sabah değil eyvallah ama çoğu sabah uyandığım için üzülüyorum. Bu arada iyi kalktığım sabahların da kötü kalktığım sabahların da hiçbir dış sebebi yok, Allah'a inanmasam kesin determinist olurdum, hiçbir şey elimde değilmiş gibi ve her şey random gelişiyormuş gibi hissediyorum. Sebep sonuç ilişkisi kuramıyorum. Yani kısacası yaşamıyorum, ömürden yiyorum. Teoride Müslüman, pratikte nihilist, ölmeyi bekliyorum. 

Bu bencilliğim için özür dilerim fakat bir yanım büyük İstanbul depremini bekliyor. Hatta geçenlerde e-devletten risk haritasına baktım, bak bizim mahallede kırmızının öyle bir tonu vardı ki koy Türk bayrağına sırıtmaz şerefsizim. Apartmanın da laz müteahhit tarafından yapıldığını eklersek on numara ölüm, intihar-free. Bu son yazdıklarımı yarı ciddi yazdım ama yarım da olsa ciddiyim.

Bu ömrün nasıl geçeceğini bilmiyorum. Başlıkta soru olarak yönelttiğime bakmayın, retorik bir soru o, cevabının kimsede olmadığını biliyorum. Kolunu lavaboya sıkıştırmış stepmom'ın "son, can you help me?" sorusu gibi dravdan bir soru o. Bu soru üzerine "spor yap, düzenli beslen" diye tavsiye verildiğinde içimden beddua ve küfür karışımı temennilerde bulunuyorum. Yavrum ölüyorum diyorum, ne sporu. Sağlığı yerinde olan bir insan sağlığını koruma maksadıyla spor yapar, sağlıksız bir insanın spor yapabilecek lüksü yoktur. Ben götümü silebildiğime şükrediyorum.

İte kaka daha nereye kadar götürebileceğimi bilmiyorum ama bu şekilde götürebilmek de güzel bir şey değil. Bazen umut ediyorum ki fakirin temel gıdasıdır, lan diyorum, sabahları nasıl uyanacağım tamamen gelişigüzel belirleniyor ya, hah işte belki bir sabah eskisi gibi yaşama sevinciyle uyanırım ve bu sefer saman alevi gibi birkaç saatlik sürmez, kalıcı olur, belli mi olur, diyorum. Ama öyle bir şey olmuyor. Açıkçası durumum yaşım ilerledikçe ağırlaşıyor. İçimdeki yaratığı nasıl zaptedeceğimi bilemiyorum. Başa çıkamıyorum artık.

Zaman makinem olsa dedemin taşşaklarını koparırdım, deli halinle o kadar çocuğu neden yapıyorsun lan diye. Ya da yok, Allah korkusundan intihar edemeyen adam bunu hiç yapamaz. Ama isterdim. Be amına koduğumun delisi derdim, yeter artık üreme derdim, bak kahrını sonraki nesiller çekiyor amcık ağızlı derdim. Ohoo bıraksan daha neler derim, göt. İyi de adamdı ama deliydi işte. Bilinçsiz göt.

Sabah kahvesi iyi gelmişti, böyle bir enerji, bir dışa dönüklük vermişti, yazı yazmaya acayip heveslenmiştim. Şimdi kaçtı hevesim. O zaman ben bitiriyorum bu yazıyı. Motivasyonumun ve dertliliğimin çakıştığı bir sonraki anda -ki 3 sene sonra olabilir- görüşürüz.

Gitmeden son bir sorum olacak. Honey, I'm stuck, can you help me?

24 Mart 2020 Salı

Öylesine

Sel... Haaark ptüüüüüüüh. Oğlum kaldırın şu örümcek ağlarını, ağzıma kaçtı lan. Şşşş bak şurada da var biraz. Hah, selam.

Biliyorum artık ne buraya yazıyorum, ne de Youtube'a adam gibi video atıyorum, şimdi bunlar için bir özür dileme faslına girmeyeceğim. Çünkü motivasyonum yok, uzun süredir hiç yok, kayboldu. Belki artık 20 yaşımda olmayışımın da payı vardır, şaka maka 30 oldum ve 30 yaş sanki acayip bir eşikmiş, vakti gelince birdenbire evrim geçiren pokemonlar gibi ben de birdenbire mazbut bir insana dönüşüverdim. Grup Sex n Dirt'ün Kral Tv'de klibinin yayınlanması sürecinde aniden Grup Seksendört'e dönüşmesi gibi benim de üzerime aniden bir mazbutluk, bir sakinlik çöktü (özlemişim şöyle fantastik benzetmeler yapmayı ehehe). Peki niye yazasım geldi bunca zaman sonra? Onu da bilmiyorum, belki şu corona mevzusu tetiklemiştir. Açıkçası benim hayatımda pek değişen bir şey olmadı, çünkü halihazırda 3 yılda 1 dışarı çıkan adamım anasını satayım. Sağlık bakanlığından corona hususundaki bu yüksek bilinçliliğim sebebiyle plaket almayı bekliyorum.

Milliyetçi bir insan olmakla beraber halkımızın büyük çoğunluğundan nefret ediyorum. Oksimoron bir ifade gibi gözükebilir ama aslında değil. Milliyetçiyim, çünkü bilhassa Ortadoğu gibi bir bok bataklığında var olmak için düzgün insanlara muhtacım. İnsanımdan nefret ediyorum, çünkü popülistiz, gazla çalışıyoruz ve hangi tepkiyi, kime, nerede göstereceğimizi bilmiyoruz -ki biz buna racon diyoruz, önceki derslerde işlemiştik-.

Çocukluğumda fanatik Beşiktaşlıydım, sonra ilgim tamamen kayboldu, şu an tırt bir Beşiktaşlıyım. Kadrodan 3-5 adam sayabilir miyim emin değilim, arada Şampiyonlar Ligi maçı olursa seyrediyorum, o kadar. Futbola bu kadar olan ilgim bile Fatih Terim'i pek sevmemek için yeterli olmuştu bana. Yüksek ego doğru insanda oldu mu çok severim, mesela Sergen Yalçın. Futbolcuyken ukalaydı, umursamazdı, küstahtı ama çıkar jeneriklik bir gol atıp maçı kazandırırdı ve muhabirlerin sorduğu saçma sorulara "Sanane yarağım" minvalinde cevaplar vererek hak edilmiş ukalalık örneğini harika bir şekilde gösterirdi. Fatih Terim gelmiş geçmiş en başarılı Türk antrenör olmasına rağmen kendini sevdirmemek için pek çok şey yapıyordu, tüm başarılarına rağmen onun yüksek egosu "hak edilmiş ukalalık" çıtasını fazlasıyla aşıyordu. Neyse demem o ki, futbolla çok çok az alakası olan bir insan olarak bu kadar az alakamın olması bile Fatih Terim'i sevmemem için yeterli oldu benim için, zira çok falsosu vardı. Gel gör ki dün gece Fatih Terim'in corona pozitif olduğunu öğrenince acayip üzüldüm. Bilirsiniz ölen yabancı aktörler veya şarkıcılar ardından abartılı ağıt mesajları yayınlayan sosyal medya duyarlılarıyla taşak geçerdim, şunun gibi:

ünlü bir şarkıcı mı öldü ekşi sözlüğe entry gireyim ile ilgili görsel sonucu

Ama bir şekilde göz önünde bulunan insanların başına gelenlerden etkileniyoruz. Seyrettiğimiz filmdeki hayal ürünü karakterin başına kötü olaylar gelince üzülüyoruz, çünkü empati kuruyoruz ve o an filme odaklanmış olduğumuz için o karakter epey bir göz önünde oluyor bizim için. Benzer durum ünlü insanlar için de geçerli, tanımadığımız insanların başına gelenlerden etkilenmezken göz önünde bulunan insanların başına gelenlerden daha çok etkileniyoruz. Bu sadece bir realite, sövülmesi ya da üzerinden dünyanın adaletsizliği hususunda arabeske bağlanması gerekmez.

Benim kafamın tasını attıran şey Fatih Terim'in kızının şu tweet'i ve ona gelen şu minvaldeki cevaplar oldu aslında:



İşte yanlış insana yanlış tepki, yani raconsuzluk derken bunu kastetmiştim. Sırf birisinin kızı, oğlu, damadı, falan filanı olduğu için hak etmediği yerde olan nice vasıfsız insan var, doğrudur. İngiliz Kraliyet Ailesi diye bir şey var lan, bir üyesi osurayım derken yanlışlıkla sıçsa tüm uluslararası basında haber oluyor, düğünleri canlı yayınla 5 trilyor kanalda yayınlanıyor. Çok var böyle örnekler evet. Fakat burada kız "Bakın bu benim sonbahar yaz takı kreasyonum :)))))))))" dememiş. Babasının ölme riski var ve hem de bu risk birilerinin sorumsuzluğu sebebiyle oldu, yani maçlar tatil edilebilirdi ama zamanında tatil etmediler maçları, göz göre göre bu kız babasını kaybetme riskine sahip. Şimdi bu durumda Merve Terim belki beline 15 kilo dinamit koyup meydanlık bir yerde patlatmaya hak kazanmaz, ama bu işin en ufak sorumlusundan en büyüğüne kadar hepsine ana avrat küfretmeye hak kazanır. Binbir türlü beddua etmeye hak kazanır. Ve eğer böyle bir şey bizim ülkemizde mümkünse hukuki yollardan sorumluları süründürmeye hak kazanır. Bu hayattaki tek özelliği göz önünde bulunan insanlara laf sokmalı tweet'ler atarak prim yapmaya çalışan raconsuz tipler nereden alırlar önüne gelene sallama ehliyetini? Hayır istediklerini söylemekte özgürler tabi ki (long live liberalism ehehe) ama bunun adı resmen raconsuzluk. Özgürlüğüne sahip olduğumuz her fiili gidip yapmayız ki biz yetişkinler olarak.

Bunu daha evvel anlatmışımdır, 8-10 sene önceki yazılarımda acım daha tazeyken babamdan daha çok bahsediyordum, kaşarlı okuyucularım bilirler. Babam 12 sene evvel beyin tümöründen öldü. Ölümünde hiçbir sorumlu yoktu. Beyin tümörü bu, çıkıverdi işte. Suçlusu ne maçları iptal etmeyen federasyon, ne açtığı çukuru kapamayan belediye, ne havaya öylesine kurşun sıkan bir magandaydı. Keşke öyle olsaydı da hıncımı çıkarabilseydim diye düşündüğüm çok olmuştu, öfkemi haklı bir yerlere kanalize edebilirdim, ama suçlu yoktu. Hıncımı çıkaracak biri olmadığı için ben de en yüksek merciiye dayılandım, Allah'a öfkelendim ve gittim ateist/agnostik oldum. Birkaç sene de sürdü bu halim, neyse ki Allah çok büyük ikram sahibi de benim gibi bir salağa bile aklı selim sahibi olmayı bahşetti sonunda.

Biz kendimiz için bile hissetmediğimiz korku ve endişeyi, en sevdiklerimiz için hissederiz (bu egoizmle de çelişmez, önceki derslerde anlattineneynineyniney). Sevdiğini kaybetmek, bir insana Allah'a bile isyan bayrağı açtıracak kadar zor bir sınav. Ve ünlüler, Fatih Terim'in kızı, Kraliçe Elizabeth'in dünürü, hiçbiri bu sınavdan muaf değiller. Göz önünde bulunan insanların insan olmadığı düşüncesine nasıl kapılıyor bu insanlar anlamıyorum. Ortaokul ve lisede hocaya laf sokunca cool olduğunu zanneden sikikler büyüyünce böyle insanlar oluyor demek ki, değişen pek bir şey olmuyor. Hugo'ya katılıp 3 hakkını 25 saniyede harcayan ve tüm seyir zevkimizin içine sıçan yeteneksiz piçler de büyüdü bu arada, onları da boyuna posuna bakıp adam zannediyoruz ama değiller halbuki.

Bu ısınma yazısı olsun, belki yine burayı aktif kullanırım, halet-i ruhiyeme göre, söz vermeyeyim. Eyvallah.

28 Ocak 2018 Pazar

Racon Öldü

Selam.

Racon derken eli tespihli semt abisini, Çakır'ı, Memati'yi kastetmiyorum. Racon; adı koyulmamış ve kimsenin kimseye öğretmesine dahi gerek olmayan, apriori bilinip uygulanması gereken kurallardır.

Otobüste Arap'ın teki kartonun içinde BigMac menü yiyordu, patatesleri ketçaba bandırıyor, hamburgerden aldığı koca parçayı ağzı açık çiğniyordu. Prensip sahibi bir seri katil olsaydım listeme ağız şapırdatanları da eklerdim, o derece sinir olurum. "ÇOK MU ACIKTIN FERMAN?" diye bağıracaktım sinirden amına koduğumun kavruğuna. Neyse, demek istediğim, otobüste yemek yemenin raconu bellidir ve bunu kimsenin sana öğretmesine gerek yoktur. Mesela sabah okula ya da işe yetişmek için kahvaltı yapmadan evden çıkmışsındır, yemeğini yolda yemen gerekiyordur, alırsın poğaçanı, açmanı, simidini, onları da hart diye ısırarak yemezsin, poşetin içinde koparırsın bir lokma, onu da ağzına atar sessiz sessiz çiğnersin. Tecrübeyle ve sezgiyle biliyorsundur zaten toplu taşımada yemek yeme usulünün bu olduğunu.

Bu sadece racon demekle neyi kastettiğim anlaşılsın diye verdiğim bir örnekti, yoksa işin görgü kuralı boyutunda değilim, beni kahreden esas şey; insan ilişkilerinde de bu adı koyulmamış kuralların artık geçerliliğinin kalması.

Gizlemek artık yalandan sayılmıyor. Bir şeyi saklamak ile bir şey hakkında yanlış beyanda bulunmak elbette birbirinden farklı kavramlardır. Fakat artık bir insandan gizlememen gerektiğini bildiğin bir şeyi gizlediğinde, sırf bu yaptığın yalan söyleme kategorisine girmiyor diye kendi avutup suçluluk dahi hissetmiyorsun ya, işte ben bu dejenerasyona şahit olmaya katlanamıyorum. Hasbelkader gizlenen şey ayyuka çıktığında da "Sormadın ki?" ve bunun türevi cevaplarla kendini, yanlış bir şey yapmadığın yönünde aklayabiliyorsun. Evet kağıt üzerinde haklısın, gizlemek ve yalan söylemek farklı tanımlara sahip kavramlardır. Fakat siktir et kalemi kağıdı, adı koyulmamış kurallara, racona, insanı insan yapan ve kağıda dökülmesine lüzum olmayan değerlere göre gizlemek ile yalan söylemek arasındaki fark öyle keskin çizgilerle birbirinden ayrılmaz, ayrılmamalı. Neredeyse eşdeğerlerdir. Bunu sen de bilirsin, ben de bilirim ama zorda kalındığında sen de, ben de yazılı olmayan ve dolayısıyla artık hiçbir değeri kalmayan bu kuralları çiğner, meşru olan tanımlara başvurup kendimizi aklarız.

Her canlı acıdan kaçmaya endekslenmiştir, acı demek hayatını riske atan bir tehlike demektir. En bağır basan içgüdü, yaşama içgüdüsü olduğundan dolayı, evrim bizi uzun yıllar boyunca acıdan kaçmamız gerektiği yönünde terbiye etti. Lakin konu insan olunca, işin içine ahlaki değerler de girer ve yaptığın eylemin sorumluluğunu üstlenmen gerekir. Fakat genellikle (ama çok çok çok genellikle) hayvani olan acıdan kaçma güdüsü, insani olan ahlaki değerlere üstünlük sağlar. Böyle olunca da, rasyonel tarafının inanmadığı yalana, sırf acıdan kaçmak için kendini bile inandırırsın ve en başarılı yalancılar da, kendini kandıranların arasından çıkar. Sırf acıdan kaçmak için, değil başkalarına, kendine bile yanlış bir şey yapmadığını telkin edersin, kim sikler raconu, adı koyulmamış kuralları?

Racon önemini kaybedince, aldatmak bile normalleşir. Bu sosyolojik olarak da böyledir, bireysel olarak da. Toplum bireylerden oluşur, toplumun ahlakı ise bireylerin ortak keyfi yargılarına göre şekillenir. Aldatan bireylerden oluşan toplumun ahlak anlayışı da aldatmayı normalleştirir. Bu normalleşme süreci bir devrim gibi aniden değil, evrim gibi yavaş yavaş olur.

Evrim her zaman olur, bir sonu yoktur, toplumun evriminin de bir sonu yoktur. Ahlaki değerler keyfiyete göre belirlendiği için de, ahlaken neyin doğru neyin yanlış olduğunun kesin olarak belirlenebileceği bir döneme ulaşılmayacaktır. O nedenle ahlak anlayışımız her zaman araftadır, geçiş dönemindedir. İnsanların "ahlak" zannettiği bu şey ise aslında sadece "değer yargısı"dır ve değer yargıları her zaman ara form olmaya mahkumdur. Bugünün yanlışı, yarının normali, sonraki günün de olması gerekeni olur.

Ben evrensel ahlaki değerlerin varlığına inanıyorum, fakat toplumun nasıl şekillendiğini görmemek için de aptal olmak lazım, sürekli değişiyor "doğru"lar ve "yanlış"lar.

Ahlak ya insan uydurması değer yargılarıdır ya da insanların değer yargılarından bağımsız olarak vardır. Ahlakın bir, tek ve değişmez olduğuna inanan, bunu böyle kabul eden, aksi takdirde ahlak diye bir şeyin manasının kalmayacağını gören bir insan olarak, insan içine her karıştığımda anam sikiliyor. Çünkü biz daha geçen gün bunu beraber ayıplıyorduk, şimdi herkes yaptığı için "amaan takma kafana, herkes böyle" diyorsun. Hayır, sen hiçbir zaman o şeyin gerçekten yanlış olduğunu düşünmedin, sadece o zamana kadar o yanlışı yapma imkanın yoktu, artık yapabildiğin için normal kabul ediyorsun. "Yedik işte bir bok" desen razıyım, bundan daha insani ne olabilir ki? Fakat yaptığının yanlış olduğunu da kabullenmiyorsun artık, çünkü keyfi yargıların artık seni o yanlışın doğru olduğuna inandırdı. Vicdanın rahatladı.

Televizyon ile değer yargılarımız ve ahlak anlayışımız değişti fakat yine de tamamen cesaret edemiyorduk bu yeni değer yargılarına geçiş yapmayı. İnternet ve sosyal medya ile de bu dejenere olmuş değerleri uygulama şansına eriştik. Ondan sonra da bu yeni boktan ve dejenere değer yargılarını hem kendine, hem de "yalnız olmamalıyım, hadi sen de benimle aynı fikirde ol diye" başkalarına bir misyoner edasıyla kabullendirir oldu insan. Sosyal medya, açık pazar, talep de çok, aldatıyorsun. Çünkü artık kaynaklara erişim çok kolay. Arz da bol talep de.

Ben acıdan kaçmak için insanlardan kaçıyorum, çok yıpratıcılar ama rasyonel tarafım bana insanlardan uzaklaşma denen boku dozunda yapmam gerektiğini söylüyor. Hem şahsi ideallerim, hem de ihtiyaçlarım için. Eh Howard Roark idealize bir roman kahramanı, bir übermensch... Bizim içinse sevme ve sevilme bir ihtiyaç, hem de çok önemli bir ihtiyaç. Sadece sevilme değil, sevme de çok büyük bir ihtiyaç ve sevmeye layık çok az insan olduğu için sevmek, sevilmekten bile daha zor karşılanabilen bir ihtiyaca dönüştü.

"Keşke muhafaza edilebilecek bir değer kalsaydı da muhafazakar olabilseydim, çünkü muhafazakar olmak, isyankar olmaktan daha kolay" derdim. Yok ama, gittikçe anası sikilen domestik değerleri, raconu, adı koyulmamış kuralları muhafaza etmek için, karşında sayısı milyarları bulan bir dejenere ordu olduğundan dolayı bu iş hiç de kolay değil.

En kötüsü de, sen de meylediyorsun etrafına. Manipüle olman çok kolay. Haliyle sen Muhammed değilken, yanında Hatice, Ebu Bekir, Ali yok diye şikayet etme hakkına da sahip olamazsın. Şahsen artık birisi canımı acıttığında, o kişiye karşı oldukça adaletli ve dürüst olmuş olsam bile haksızlığa uğradığımı düşünmüyorum, bütüncül tabloya baktığımda hak ettiğimi bulduğumu, hatta az bile bulduğumu düşünüyorum. Kişisel algılayamıyorum artık olayları. "Bana ha, bana? Lan benim gibi adama yapılır mı bu?" diyorsan kafanı sikeyim, öyle bir yaparlar ki. Birincisi, sen hayatınca boyunca ok gibi dümdüz bir insan mı oldun ki kötülüğe maruz kalmaktan münezzeh olasın? İkincisi, sana onu yapan, herkese yapardı, sana denk gelmiş sadece, çok büyütme, efendi uslu acını çek sadece.

Ben karakterin değişebildiğini asla düşünmüyorum. "Olur mu ama, adamın başına büyük bir olay geliyor, o günden sonra bambaşka birisi oluyor", evet bunun gibi örnekleri görüyoruz etrafımızda seyrek de olsa, fakat o değişen insanın, karakterinin bir parçası da zaten o yöneldiği yanıydı. Sıra şimdi karakterinin o yönünün baskın gelmesinde. Fakat iyiye doğru değiştiğini zannettiğin bir insan, daima o içindeki canavara uyma potansiyeli taşır ve muhtemelen uyacaktır da. "Bir kez aldatan, yine aldatır" sözü var ya, bu da klişedir ve bu da doğrudur.

Tüketim deyince akla hemen mal, mülk, eşya gelir. Biz birçok şeyi tükettik, zira artık imkan sahibiyiz. Kapitalizm alım gücünü de, kaynaklara erişim imkanını da arttırdı. Bu, iyi olduğu kadar kötü sonuçlara da yol açtı. Saf kalması gereken değerleri de tükettik ve bunların içini boşalttık. Zaten yetinmemeye, doymamaya programlanmış tabiatımız ile, daha fazla tükettikçe daha mutlu oluruz zannettik. Oysa "daha fazlası" ile "daha iyisi"ni hep birbiriyle karıştırdık. Daha fazla insan arasına karıştıkça daha mutlu olurum zannettik, olamadık. Daha fazla insanla sevişirsem daha mutlu olurum dedik, olamadık. İnsan doyumsuzdur, bu insanın var olan tabiatıdır, bu tabiata sahip olan insanın ise "daha fazla" ile kendini mutlu edebileceğini zannetmesi, bizim anamızı sikti. 

Racon kalmayınca, değerlerin içi boşaltılınca, duygusuzlaştık. Duygular olmadan insan sağlıklı bir şekilde düşünemez. Bakın duygusallıktan bahsetmiyorum, duygu diyorum. Misal şöyle bir örnek vereyim, şu Ridley Scott'ın meşhur Alien filminden, en eski olanı. Hani bir grup eleman bir gezegen keşfi esnasında tesadüfen tuhaf bir yaratıkla karşılaşıyor, baya vahşi, tuttuğunu sikiyor. Ayrıca bizim keşif ekibinin arasında da insan kılıklı bir android (robot işte lan) var. Bunları keşfe gönderen şirket yemiş bizim ekibi, ekipten gizli olan esas görevi idare etmesi için bu insan kılıklı robotu görevlendirmişler. Film ilerleyince bu elemanın robot olduğu anlaşılıyor, bunu parçalıyorlar falan. Ve duygu sahibi olmayan bu robot, duygu sahibi olmayan diğer vahşi Alien hakkında şunları söylüyor:



"Mükemmel organizma. Saflığına hayranlık duyuyorum. Hayatta kalmaya endeksli (survivor). Vicdan, pişmanlık ya da ahlak kuruntularından arınmış."

Duygular olmadan insanın sağlıklı düşünemeyeceğinden kastım işte tam olarak buydu. Alt metin olarak da olsa güzel işlemişler konuyu.

Adı koyulmamış değerleri ve raconu çiğneyince, biz de buna dönüştük. Duygularımız kalmadı diyemem ama kullanılmayan her beceri, her organ gibi o da köreldi. 20 yaş dişi gibi bir artık organ oldu artık vicdan. Acı veren ve kullanılmamaktan körelmiş, fakat yine de tam olarak yok olmayı becerememiş artık bir organ, bir yük...

Duygusuzlaşmayı doğal karşılar olduk. Yineliyorum, duygusallık denilen aptallıktan bahsetmiyorum, bizde hassas veya duyarlı olmak gibi algılansa da duygusallık; akıldan çok içgüdülere uymak demektir ki bu düpedüz embesilliktir. Fakat duyguların tamamen elendiği bir düşünce, rasyonel olamaz. Kuran'da "Aklını ve gönlünü çalıştıranlardan başkası düşünüp anlayamaz" ifadesi birçok yerde geçer, hah işte onu kastediyorum (2/269, 3/190, 12/111 vs).

Rasyonellik ve akıl, insan kararlarında daima ilk kriter olmalıdır. Rasyonelliğe uymayan şey çöpe atılmalıdır. Fakat akıl, duygudan tamamen arınırsa, geriye sadece zeka kalır ve bu zekanın ne uğruna bir şeyler ürettiği bilinemez. Meramımı bir de şöyle anlatayım;

Öjenik diye bir olay var, İngilizcesi "eugenics". Eski Yunancadaki "eu" (iyi) ve "genos" (ırk) sözcüklerinden geliyor. İyi ırk/iyi gen demek işte. Şimdi biz eskilerden beri ağaçlara aşılama yapıp daha iyi mahsul elde etmeye çalışıyoruz ya veya ne bileyim en sağlıklı ve çevik atları birbirleriyle çiftleştirip en iyi atları yetiştiriyoruz ya, Francis Galton 19. yüzyılda bunun aynısının insanlar için de yapılabileceği fikriyle çıkageliyor. Aslında ondan önce diyenler de var, Platon'un devletinde de daha süper insanların doğması için hangi kadın ile hangi erkeğin doğum yapma amacıyla seks yapması gerektiği devlet tarafından belirleniyor. Platon'unki teoride kalıyor ama pratikte ilk uygulayanlar Spartalılar oluyor. Erkek bebek doğar doğmaz bilgeler tarafından kontrol ediliyor, "cılız lan bu, bundan bi sikim olmaz" dedikleri bebeği nehre atıp öldürüyorlar. Belki Spartalıların iyi savaşçılar olmasında bunun payı vardır ki bence muhtemelen var.

Galton zeka, fiziksel özellikler hatta aristokrat bir aileden gelme gibi birtakım kriterleri baz alarak daha süper bir insan neslinin yetişmesi için sadece bu özelliklere sahip olan insanların üremesi gerektiğini savunuyor. Galton, dehası herkesçe kabul edilen bir adam, matematikten sosyolojiye bir sürü dala hakim. Fakat Galton'ın öjenik fikrine "sahte bilim" deniyor. Oysa sahte bilim yapmıyor, bu konu üzerine yazdığı makaleleri ve kitapları incelediğimde gördüm ki adamın yöntemi tamamen bilimsel. Galton'ın öjenik fikrine sahte bilim denilmesinin yegane sebebi, tabi ki bunun insanlık dışı ve vicdansız bir fikir olmasıdır, yoksa hiç de sahte bilim değildir. Vicdana sığmadığı için "sahte bilim" iftirası atılıyor adamın tezine.

Bilim, Galton'ın öjenik fikrinin "doğru" mu "yanlış" mı olduğu konusunda bir şey söyleyemez elbette, bu etiğin alanıdır, fakat "Öjenik insanları daha yakışıklı ve güzel yapar mı?", "Öjenik insanları daha zeki yapar mı?" gibi sorulara bilim cevap verebilir.

Galton'ın fikri "bilimsel değil" deyip bir kenara fırlatılamaz, fakat "yanlış" demek için elimizde tek bir sebep var: Ahlak.

Galton'ın kendisinin duygudan yoksun olduğunu söylemiyorum elbette, adamın bir ideali var işte. Fakat duygu olmayan bir rasyonalite, Galton'ın fikrini onaylardı. Tıpkı Alien filmindeki robot gibi.

Duygularımız köreldikçe, vicdanımız da köreliyor. Adı koyulmamış kurallar çiğnenmeye başlandığında, racon bittiğinde, onaylanmaması gereken birçok şey normalleşiyor: Gizlemek, saman altından su yürütmek, verdiğin sözü tutmamak, ihtiyacı olana bir pay vermemek, aldatmak, kandırmak, daha fazlasını elde etmek için her şeyi kendine mübah kılmak... Kuran'ın deyimiyle: "kendini her türlü ihtiyacın üstünde görmek" (80/5, 96/7).

Yanlış anlama, ben iyiyim millet kötü demiyorum, aksine o kadar ayıpladığım insanlardan biri haline geldim ki, o yüzden başıma gelenleri hak ettiğimi düşünmekle kalmıyor, bunun böyle olduğunu biliyorum. Sen de mastürbasyon yapma hiç "evet ya dünya bu hale geldi" diye, aynı bokun laciverdiyiz aşağı yukarı, çok az insanı istisna görelim ki herkes de kendini bu gibi durumlarda o istisnadan sayar. Lan sayınız bu kadar çok olsaydı adına "istisna" denmezdi bunun.

Sahip olunan imkanlar, karı kız, şu bu arttıkça "Ben çok erken doğmuşum yaa" lafını daha sık duyar oluyorum insanlardan. Bense çok geç doğduğumu düşünüyorum. Ne olurdu ki, 30-40 sene yaşasaydık da bu kadar karışık olmasaydı her şey. İdeallerimiz yine büyük olurdu ama hayatlarımız daha küçük olurdu. Ne bileyim evet belki boktan bir hastalık yüzünden ölürdük ama daha sakin yaşardık. Ava çıkardık, balık avlardık, akşamları ateş yakar etrafında iki kap bira içerdik. Nedir yani.

Ben 15 yaşımdayken benim için başkalarından dayak yiyen, biz yalnızken de bana dayak atan Siirtli Hasan'ı özlüyorum. Başkaları olduğunda seni satan, yalnız kaldığında da sana sahte sevgi gösterilerinde bulunan raconsuz orospu çocuklarını değil.

Sikeyim anasını.


10 Kasım 2017 Cuma

Kuran'ı Beğenmeyenlerin Yolu: Mezhepler

Selam kaynatasızlar, tepem attı yine.

N'olur şu ayetleri üşenmeden okuyun, ardından, bu kadar net ifadelere rağmen insanların keyfekeder, Allah'tan korkmadan nasıl Allah'çılık oynadıklarına şahit olup sinirden kudurmayın.

"De ki: 'Bana vahyolunanlar içinde, bu haram dediklerinizi yiyecek birine yasaklanmış bir şey bulamıyorum. Yalnız şunlardan biri olursa başka: leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki o bir pisliktir- Allah'tan başkası adına boğazlanmış yiyecekler...'" (Enam 145)

"Hem size hem de yolculara bir geçimlik olarak deniz avı yapmak ve onu yemek size helal kılındı..." (Maide 96)

Bu kadar net ayetlere rağmen ne hikmetse "ulemamız" içtihat yaparak Allah'tan korkmadan midye gibi bir şeyi bile haram edebiliyor. (ki bu süslü sözlerine aldanmayın, ulemanın içtihadı demek genellikle eskilerin/ataların/birtakım sakallı heriflerin dine koydukları kurallardır)

Tek derdimiz midye mi? Yoo. Fakat "tek derdimiz bu mu?" diye diye eklediğiniz uyduruk mezhep kurallarını ve haramlarını üst üste koyduğunuzda Kuran ve İslam ile alakası olmayan ve günahkar olmamak için Kuzey Kore askeri tabiatlı bir robota dönüşmeniz gereken saçma sapan bir din çıkıyor ortaya.

Bir de işin şöyle tuhaf psikolojik bir tarafı var. Bir insanın haram olan bir şeyi helal yapmasını anlayabilirim, bu da büyük bir Allah korkusuzluğudur, fakat örneğin Mevlana'nın Mesnevi'de şarabı kendi gibi ulvi (!) şeyhlere helal etmesinin altında "hacı şarap güzel işte, uyduralım bir şeyler de şunu helal yapalım, içelim güzelleşelim anasını satayım" düşünceleri yer aldığı aşikar.

İyi de arkadaş, bir insanın "helal" olan bir şeyi "haram"a dönüştürmekten ne gibi bir çıkarı olabilir? İnsanı yaratan Allah, müşrik psikolojisini bildiğinden ötürü Kuran'da defalarca "helal olan şeyleri haram yapmayın" diye emreder.

"...Allah'ın kendilerine verdiği rızıkları, Allah'a iftira ederek haramlaştıranlar gerçekten hüsrana uğramışlardır. İnan olsun, sapıtmışlardır onlar; hiçbir zaman doğruyu ve güzeli bulamazlar." (Enam 140)

Kuran'ı okuyanlar, bunun gibi ayetlerin ne kadar sık geçtiğini iyi bilirler.

İslam'da ruhbanlık yasaklanmıştır. Allah'ın kitabına eklemeler yapmak yasaklanmıştır. Üstelik, bilgisizce, sırf gelenek olarak bu din adamlarının peşine düşmek de yasaklanmıştır. Buyurun, keyfekeder konuşmuyorum:

"Din bilginlerini, din adamlarını ve Meryem oğlu Mesih'i ALLAH'tan ayrı rabler edindiler. Oysa, yalnız tek Tanrı'ya kulluk etmekle emredilmişlerdi. O'ndan başka tanrı yoktur. O, eş koştukları kimselerden de çok yücedir." (Tevbe 31)

Kuran'daki işine gelmeyen ayetleri "ama orada şunlardan bahsediyor, orada bilmem kimlerden bahsediyor, iyi de ayetin iniş sebebine bakmak lazım" diyerek kendilerini bağlamıyormuş ayağına yatanlar hem kendilerini, hem başkalarını kandırıyorlar, hem de Allah'a iftira atıp bir ilahmışçasına kafalarından din uyduruyorlar. Müslümanın böyle bir ahlaksızlıktan çekinmemesi nasıl mümkün olur?

Hepimizin günahları var, kendimize yakıştıramadığımız ve hatta belki de Allah'a karşı dua etmeye bile yüzümüzü bırakmayan suçlarımız var (fakat yine de hiçbir şey Allah'a dua etmekten alıkoymamalı). Yalnız bunun bir sınırı olmamalı mı? Ne demek Kuran'a "hadis" ve "mezhep" adı altında binlerce uyduruk kural eklemek.

Bunun yegâne sebepleri şunlar: Müslümanlar Kuran'dan habersiz ve haberi olan Müslümanların birçoğu da Kuran'ı beğenmiyor. Bu da bir müşrik davranışıdır, peygamberden bile Kuran'a eklemeler/çıkarmalar yapmasını istemişlerdir:

"Ayetlerimiz onlara açık seçik parçalar halinde okunduğu zaman, bize ulaşmayı ummayanlar şöyle dediler: 'Bundan başka bir Kur'an getir yahut bunu değiştir.' De ki: 'Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, büyük bir günün azabından korkuya düşerim.'" (Yunus 15)

Peygambermizin dine kafasına göre kural ekleme yetkisi yoktur, o ancak Allah'tan gelen vahye uyar. Peygambere uymak, Kuran'a uymaktır. Peygamberi örnek almak, onun Kuran'da belirtilen güzel ahlaklı davranışlarına uymaktır.

Ama siz Kuran'ı beğenmiyorsunuz. Beğenmeyebilirsiniz, bunda elbette özgürsünüz, fakat bir şeyden hoşlanmıyorsunuz diye onu değiştirmeye, hem de bunu Allah adıyla yapmaya kalkışamazsınız:

"Bir iğrençlik yaptıklarında şöyle derler: 'Atalarımızı bu hal üzere bulmuştuk. Yani Allah emretti bize bunu." De ki: 'Allah, edepsizliği/iğrençliği emretmez. Allah hakkında, bilmediğiniz şeyler mi söylüyorsunuz?'" (Araf 28)

Kuran'da olmayan ve bugün din diye kabul edilen şeyleri sadece tek cümleyle belirterek bile bir liste yapmaya kalkışsak, herhalde bu liste yüzlerce sayfa tutardı. Bunlardan bazılarını sayayım, bakın bunlar Kuran'da yok, valla yok lan, olsa dükkan senin:

- Sünnet olmak.
- Mezhepler (ki en az 7 ayette yasaklanmıştır, bkz: Şura 13-14, Rum 32, Ali İmran 103-105, Enam 159, Tevbe 107)
- İpek, altın, balığa benzemeyen deniz canlılarının, müziğin, heykelin, resimin ve mezheplere özgü diğer yüzlerce zartın zurtun haram edilmesi.
- Ruhbanlık; evliyalık, şeyhler, gavslar, kutuplar vs
- Peygambere maledilen sözleri hadis-i şerif adı altında din edinmek (Bkz: Zühruf 44, Mürselat 50)
- Allah'tan başkasından şefaat dilemek, medet ummak (ister peygamber olsun, ister melek, ister sözüm ona evliya)
- Eh haliyle türbe ziyareti.
- Çarşaf, peçe, zart zurt.
- Kadınların çalışmaması, erkeklerle beraber aynı ortamda bulunamaması.
- Kuran'ı anlamadan okumanın sevap olması.
- Recm
- Sakalın ve bilumum kılın sünnet olması
- Cübbe ve sarık gibi Arap kıyafetlerinin dini emir olması (ama çok otorite sahibi gözüküyorsunuz sakal ve cübbeyle)
- Mehdi, mesih ve deccalin geri gelmesi (Yahudilerden Hristiyanlara, Hristiyanlardan Şia'ya, Şia'dan Sünniliğe geçmiştir)
- Abdestsiz Kuran'a dokunamamak.
- Nefsi müdafaa dışında savaşmak.
- Asmak, kesmek, kelle uçurmak.
- 40 Haramiler.

Dinin sadece ilk değil, tek kaynağı Kuran'dır. Bunun neden böyle olduğunu görmek için Kuran'ı okumanız ve Müslümanların haline bakmanız yeterlidir. Kuran'ı okuyan bir insan, eğer sağdan soldan böyle geleneklerin var olduğunu duymasaydı, asla hadis ve mezhep gibi ek kaynak arayışına gerek duymazdı. Zira Kuran'da hem bütün ahlaki emir ve yasaklar belirtilmiştir, hem Kuran'ın tastamam bir kitap olduğu belirtilmiştir, hem de dinden başka bir kaynak edinme gerektiğinin iması bile edilmemiştir.

"Kuran'da her şey var" derken, biz elbette dine dair ahlaki hükümleri kastediyoruz. Güzel ülkemdeki profesör ünvanlı akademisyenler bile bu lafa "Eee Kuran'da her şey tam açıklanmış mı ki?" diye itiraz ediyorlar. Kuran'da felsefenin tüm sorularına da yer verilmemiştir, bilimsel keşiflere de, teknolojik aletlerin nasıl yapılacağına da, pastırmalı pideye de.

Artık iman olarak Kuran'ı tek kaynak edinmenin gerektiğini çoktan kabullenmemiz lazım. Bunun tartışılması bile abes. Esas üstünde düşünmemiz gereken şey "NASIL" ahlaklı ve üretken insanlar olabileceğimizdir.

Kuran'ı beğenmeyen Müslümanlar, kendilerini ve etrafı kandırmaya devam edebilirler. Fakat unutmasınlar ki:

"Onlar, kıyamet günü kendi günahlarını tamamen yüklendikten başka, ilimsizlik yüzünden saptırdıkları kişilerin günahlarının bir kısmını da yüklenecekler. Bakın, ne kötü şey yükleniyorlar!" (Nahl 25)

Bu kadar agresif din tebliği yapılmaz, bunu biliyorum, ama insanım anasını satayım, artık uyduruk Arapça terminolojik laflarla dini sahiplenip Kuran'da olmayan şeyleri din diye kakalayan ve sonra da karşılarındakini "ilim bilmezsiniz, usul bilmezsiniz, cahilsiniz" diye itham eden tiplere sabrım kalmadı. Bilgi; delil ile güçlendirilmiş doğru inançtır. Sizin ilim adı altında sahip olduklarınız bilgi değildir, zira yanlış olan bir şey "bilgi" tanımına girmez.

İstediğinize inanıp, istediğinizi söyleyebilirsiniz, buna kim karşı çıkabilir, lakin bir Müslüman'da biraz olsun Allah korkusu olur ya. En azından biraz ya, biraz...

Hadi eyvallah.

7 Ekim 2017 Cumartesi

Sorun Sistemde Değil Sende

Selam kaynatasız.

Devletin elinin değdiği yerde liyakat olmuyor, insan ilişkileri ve otoritenin ideolojisine sadakat belirleyici kriter oluyor. Özel sektörde kar maksimizasyonu amaç edinildiği için liyakat daha iyi işliyor fakat maliyet minimizasyonu adına, çalışan birçok ağır sorumluluğa mahkum edilip hayatını yaşayamayacak denli sömürülüyor.

Yetenekli insanların değil; tembelliği ve vasıfsızlığıyla var olabilmek için karaktersiz olmaya mahkum olan orospu çocuklarının kaybettiği ve bunalıma girdiği bir dünyada yaşasaydık her şey ne farklı olurdu. Lakin bu hiçbir zaman mümkün olmayacak.

Ben bu sorunların kökenini sistemlerden çok insan doğasında arıyorum. 

Misal Fight Club'da kapitalizm-anarşizm çatışması üzerinden verilmek istenen bireyci bir mesaj var: Kapitalizme isyan edenler de bir süre sonra kendi sürülerini oluşturuyorlar, zira kendine mürit arayan Tyler, mürit seçiminde kapısının önüne dizilen herkesin egosunu incitecek küfürler ediyor, sadece sağlam bir benlik sahibi olmayanları bu sürüye dahil ediyor, tıpkı bizdeki tarikat, dergah ve siyasi partiler gibi... Hatta filmde ölen tek kişi şişko Robert Paulson'du ve anlatıcı (Edward Norton) da bu ego incitici seçim esnasında pes edip evine dönmek üzere olan Robert'ı "bunların hepsi numara, biraz daha sabret" deyip ikna ediyordu, sonucunda filmde ölen tek kişi de Robert oluyordu, belki de yeterince ego sahibi olduğu ve karakterli bir insan olduğu için iyi bir mürit olmayı başaramayıp kolektif bir eylemde ölmüştü. Müritlik, haysiyeti ve karakteri olan insanlara uygun değildir. Filmin ilerleyen bölümlerinde de Edward Norton artık işlerin çığrından çıktığını; Tyler'ın kurduğu anarşist ekibin de kayıtsız koşulsuz mürit olan bir sürüye dönüştüğünde fark ediyor, tıpkı kapitalist düzene ve otoriteye mürit olan sürü gibi...

Her siyasi ve ekonomik sistem kusurlu olmaya mahkum olacak ve bu zorunlu kusurluluğun sebebi tamamen insan doğasında. Determinist yaklaşmıyorum, zira böyle olmayı seçen insanların çoğunluğudur, çoğu insan özgür iradesiyle karaktersiz olmayı seçiyor. Bir kesimin nefret ettiği, bir kesimin taptığı liderler sadece popüler örnekler ve günah keçileri. Zira bu adamlar da bizim, insanların arasından çıkıyorlar.

Kolektif bir kurtuluş hiçbir zaman olmayacak, ancak özgür iradesiyle karakter sahibi ve üretken olmayı başaranlar birey olarak kendini kurtarabilenler olacak. Bu insanlar liyakatın işlemediği, işlese de çarpık işlediği bu toplumda daima diğer insanların saldırısına uğrayacaklar. Çünkü tek başlarına var olabilmek için diğer insanlara dalkavukluk yapmaya ve kolektif hareketlerin bir parçası olmaya mahkum olan bu kıskanç yeteneksiz sürüsü, yok olma korkusuyla daima kendi varlığına tehdit oluşturanlara karşı saldırgan olacaklar.

Bu, ömürleri leş kitle ile mücadele ederek geçmiş olan ve bu sebeple çoğu zaman üretkenlikleri ve hayatları zedelenmiş olan cesur ve güçlü insanlar olmasaydı, belki de şu an insanoğlu olarak karnımızı doyurmak için hala kesici aletlerle ava çıkıyor olurduk.

Ne ekonomik ya da siyasi sistemler, ne de kötü liderler bunun sorumlusudur, çarpık oldukları için elbette karakterli insanlar bunlara karşı çıkmalıdırlar, lakin bunu yaparken esas sorunun birey bazında insanlardan kaynaklandığını bilmeliler.

Bunları söylerken, insanlığa faydası dokunan her insanın, diğer insanlardan faydadan çok zarar gördüğüne adım kadar eminim.

Halka rağmen, kendiniz için bir şeyler yapın. Ben pes etmeye meyilli güçsüz bir insan olsam da, belki de bu yönde tavsiye vermeye yüzüm olmasa da, ölümün olduğu dünyada karakterli durup iyi işler yapın demekle yükümlü hissediyorum kendimi.

Ölüm var, karakterli olun. Ölüm var, iyi işler yapın. İnsanlara rağmen.

"...Allah, bir toplumun mâruz kaldığı şeyleri, onlar, birey olarak içlerindekini/birey olarak kendilerine ilişkin olanı değiştirmedikçe, değiştirmez." - Rad 11'den

Selam.

3 Ekim 2017 Salı

Sona Çeyrek Kala Bir Mektup

Gücün kalmadığında ne olduğunu anlatıcam, dilim döndüğünce.

Tarz zannederler biri ötekinden farklı olan çoraplarını, oysa sabahleyin çekmeceden eline ilk gelen iki tek çorabı geçirmişsindir ayağına. Aynı çift çorap aramaya üşendiğinden.

Yıllardır aynı kıyafetleri giyersin, renkleri solsa da, içine biraz zor sığsan da. Neye isteğin ve gücün kalmıştır ki alışverişe olsun?

Senden önce biri asansöre binerse ya merdivenleri kullanırsın ya da çömelip ayakkabı bağcıklarını iliklersin. Sırf yirmi saniye kadar bir başka insanla muhatap olmamak için... Ayakkabı bağcıklarını da ilikliyormuş rolü yapmazsın, sahiden çözülmüşlerdir de, önceden görmene rağmen eğilip bağlamaya üşenmişsindir.

Çalan telefonlar kabusundur, cevap vermek istemezsin, zaten çoğu zaman da vermezsin. İlk yakalandığında neden telefonları açmadığını açıklamak zorunda kalırsın birilerine, kalp kırmamak için bir bahane uydurursun, inanmazlar ama inanmış gibi yaparlar, alışmışlardır artık bu haline. Güven vermeyen bir insana dönüşmüş olmak ne kötüdür.

Önceden pek yalan söylemezdin. Şimdi insanlardan kaçmak için uydurduğun yalanları üst üste koysalar, petrolcü Arapların diktiği gökdelenlerle yarışır.

Önceden isyan ederdin, bir şeyler anlatabileceğini düşünüp mücadele ederdin. Sonra bir nefret etme dönemine girdin, asla anlatamayacağını gördüğün için çaresiz bir sinirle etrafına saldırmaya başladın. Şimdiyse, hiçbir önemi kalmamıştır. Değil mücadele etmek, nefret etmeye bile değer görmeyecek kadar boşvermişsindir.

Artık kabullenmişsindir. Büyüdüğünden ya da olgunlaştığından değil. Boşverdiğin için kabullenmişsindir.

Önceden hayallerinin peşinden koşardın, çok da güzeldi hayallerin. Şimdi değil hayallerin için uğraşmak, asgari sorumluluklarını bile yerine getirmezsin.

İşe yaramazlığını artık içselleştirmişsindir. O kadar işe yaramaz hissedersin ki, annenin yanında gülmeye utanırsın, senin gülmeye hakkın olmamalı mücadele eden insanların yanında.

Özsaygını yitirmişsindir bir kere. Özsaygı bu, bekaret gibi bir defa kayboldu mu geri gelmez, ondan sonra ise "biri de bir, bini de bir" deyip salarsın kendini. Gerçi şimdi kızlık zarını da dikiyorlarmış ama senin gibi folloş bir orospuya uygun terzi yoktur.

Önceden dibe vurduğunda sıkılırdın bu halinden, hayatı kaçırıyormuş hissine bürünmeyi kendine yediremeyip yeniden kalkardın ayağa. Şimdi dışarıda kaçan bir hayat olmadığını bildiğinden boşverirsin. Dip; artık vurulan bir yer değil, evin yurdun olmuştur senin.

Bir uyumayı, bir içmeyi çok seversin. İkisinin de ortak noktası, seni düşünmekten ve yaşamaktan uzaklaştırıyor olmalarıdır.

Her şeyin suçlusunun kendin olduğunu bilir ve kabullenirsin. Tüm orospu haline rağmen, seversin kendindeki bu delikanlı tarafı. Ne dış sebeplerde ararsın kabahati, ne Allah vergisi tabiatında, zira böyle yapa yapa karakterini sen bu hale getirmişsindir. Hiç olmak istemediğin biri olmayı sen seçmiş, sen başarmışsındır.

Hayallerinin peşinde koşardın dedim ya önceden. Şimdilerde kendini bir anlık iyi hissettiğinde yine hayal kurarsın ama hayal ettiklerinin gerçekleşmesini istemezsin, ne kadar güzel olsalar da kim çekecek o kadar tantanayı, kim hangi güçle verecek o mücadeleyi? Hayal ettiklerinin gerçekleşmesinden çok onların hayal olarak kalmasını tercih edecek kadar bezginsindir artık.

Genelde hayal de kurmazsın zaten. Artık istemeyi bile istemezsin.

Aşkından dolayı ki geçici bir sarhoşluk halidir, bir hevesle sana yardım edeceğini söyleyen insanlar seni heyecanlandırmaz artık, zira adın gibi bilirsin böyle bir şeyin mümkün olmadığını. Çoktan anlamışsındır iki şeyi, ne sana katlanabilecek bir insan vardır, ne de sana senden başka yardım edebilecek biri.

Önceleri bir gün öleceğini düşünüp rahatlardın. Artık rahatlayamazsın, zira çok uzun süredir yerinde saymışsındır. Zaman hep yaptığı gibi ileri akmıştır, sense durarak geriye gitmişsindir. Bu halde Allah'a hesap veremeyeceğini bildiğin için "böyle ölemem" deyip gerçekleşmesini istediğin tek hayali kurmaktan da vazgeçersin. Ölmeyi istersin ama bu halde ölmek istemeyi istememen gerektiğini bilirsin.

Dilin varmaz söylemeye ama, o da biliyor ya içindekini, bazen Allah'ın olmamasını istersin. O olmasaydı da yok olabilseydik ne güzel olurdu, dersin. Ne acı bir yüktür senin için var olmaya mahkum olmak.

Özgürlüğe mahkum olmak kolay Sartre, asıl zor olan var olmaya mahkum olmak. Amına koduğumun şaşısı seni.

Çok inanırsın Allah'a ama bir yandan da intihara çeyrek kala yaşarsın. İslam dininin nihilizm mezhebini kurmuşsundur kendi dünyanda. Bu ne bir dindir, ne bir öğreti, ne bir felsefe, sadece bir hâldir, insanı çürüten ama öldürmeyen bir hâl. Çürütmesi nihilizmden, öldürmemesi Allah'tan.

Çok koyar verdiği sözleri tutamayan biri haline dönüşmek. Çok ama çok koyar Allah vergisi o kadar imkana ve kabiliyete rağmen kendi kaybedişini seyretmek. Çok düşünürsün sürekli nankörlük yaptığına son nankörlüğünü yapmayı, iki rekat namaz kıldıktan sonra. Hatta boş gitmesem mi diye düşünürsün, şöyle meydanlık bir yerde. Sus, sus, içindeki karanlık tarafı bilmesinler. Zaten hamurunda da yok öyle bir şey. Ama itiraf et, rahatlatır bazen bu düşüncelere kapılmak. Öyle düşünceler ki bunlar, hiçbir insan böyle şeyleri düşünmemeli. Daha da kötüsü, hiçbir insan ancak böyle şeyleri düşündüğünde rahatlayabileceği bir hale gelmemeli. Bu hale ancak senin gibi gerizekalı orospu çocukları düşer ama duygusal canlılarız işte, onlar bile düşmesin isteriz.

Edebiyat yaptığımı sanıyorsun belki, sanma, evim yıkılsa sokakta yatıp ölmeyi bekleyecek haldeyim, hatta bazı akşamlar eve dönmeye üşendiğimden öyle yapıyorum, epeydir. Bazılarıyla empati kurmak imkansıza yakındır, ben derdimi böyle anlatabiliyorum.

Nazım demiş ya, "ıslıkla bir şeyler çalın, geberiyorum", işte ben zannederdim ki ölüyor olmak tantanalar koparması gereken bir şey. Ama sessiz sedasız ölüyorum. Ölüyor olmayı geçtim, ölmüş olmak bile sessiz sedasız gerçekleşen bir şeymiş. Hatırlıyorum da babamın cenazesini, hani kendimden sonra bu dünyadaki en önemli varlık olan babamın cenazesini, bir sela sesi dışında ne gürültü çıkarabildi ki. Kaç kişi toplandı cenazesinde, kaç kişi sadece görev bilinciyle "cenaze çıktı" diyerek değil de sahiden önemli bir şey olduğundan geldi? Ölenin yapabildiği buysa ölüyor olanın cürmünü siz düşünün, tamamen sessizlik içinde, kendisiyle baş başa ölüyor. Çabalamadan hiçbir şey olmadığını biliyorum Allah'ım, ama bu sefer sahiden bir sihirli değneğe ihtiyacım var. Hem seninle her şey mümkün ya hani. Gönder o değneği. Ayakların yok ki kapanayım onlara, secde edebiliyorum en fazla. Çabalayamam ama çok iyi yalvarırım Allah'ım. Yalvarıyorum. Boğazımda hissettiğim acıya, büzülen dudaklarıma yemin olsun ki çok muhtacım mucizene.

Oğlum kaldıramıyorum artık, dua edin.

9 Eylül 2017 Cumartesi

Hadisler Olmadan Nasıl Namaz Kılacağız?

Kaynataya selamlar.

Allah nasip ederse mezhep ve hadis konulu uzun bir yazı yazmak istiyorum, tabi hazırlığı çok uzun sürecek, şimdilik ezber bir şekilde çok sık sorulan "Hadisler olmadan nasıl namaz kılacağız" sorusuna dair kısa ama öz bir tespitimi paylaşmakla yetinecem.

Esas soru hadisler olmadan namazın nasıl kılınacağı değildir, esas soru, hadisler varken namazın nasıl kılınacağıdır. Nasılını izah edeyim;

Namaz hadislerine göre kombinasyon hesabıyla on binlerce (muhtemelen daha da fazla) farklı namaz çeşidi yaratmak mümkün. "Resulü şöyle yaparken gördüm" ve "Hayır ben de resulü böyle yaparken gördüm" gibi birbiriyle zıt olan ya da namaza hariçten yeni bir kural ekleyen rivayetleri ve bu namaz hadislerinin sayıca epey fazla oluşunu göz önünde bulundurursak yaratabileceğimiz farklı namaz sayısını varın siz düşünün. Her mezhebin namazında farklılık olması da bu sebeptendir. Her mezhepten Müslümanın katıldığı Hac'da kılınan namazlarda da insanların kıyamdaki duruşlarında veya rükuya eğilirken yaptıkları el hareketlerinde bu farkları görsel olarak toplu şekilde fark edebilirsiniz (namaz içinde okunan dualar, nerede tekbir getirileceği, kaç rekat namaz kılınacağı vb gibi hususlar da var tabi, fakat ben sadece Hacdaki görsel şölenden bahsediyorum ehehe).

Peki bu kadar farklı namaz hadisi ve rivayeti arasından, mezhepler neye göre doğru namaz şeklinin kendilerininki olduğuna hükmetmişler? "Bu güvenilir adamdır, bunun naklini doğru kabul edelim" diyerek o rivayeti nakleden kişiye göre karar verilmesi sahih hadislerin seçimindeki yöntemlerden biridir, zira hadislerin sahih kabul edilmesinde ravinin kişiliği ve insanlar arasındaki namı önemlidir. Hatta en güvenilir hadisçi kabul edilen Buhari, Hanefi mezhebine ismini veren Ebu Hanefi'den (İmam-ı Azam) bir sapık olduğu gerekçesiyle hadis kabul etmemiştir (Evet Hanefi mezhebinin en güvenilir hadisçisi, mezhebin kurucusu için sapık der). "Bu güvenilir adamdır, akıllı adamdır" ya da "bu adam güvenilmezdir" gibi son derece göreli özelliklerin bir raviye atfedilmesinde de muhakkak dini görüşçe veya siyaseten ulemaya olan yakınlığı ya da muhalifliği etkili olur, hele hele kabile kültüründen geldiği için akrabalığa dayalı insan ilişkilerine çok önem veren Araplar arasında...

Kısacası, namazı hadislerden öğrenmedik. Sahih olan tüm hadisleri doğru kabul ederek namaz kılmak mümkün değildir (kıyamdayken ellerini aynı anda hem göğsünde birleştiren, hem göbeğinde birleştiren, hem de ellerini sadece olduğu gibi yanlara salabilen mümin bir ahtapot varsa orasını bilemem).

Hadislerden "usul" adı altında her ne kadar kendilerince uzun uğraşlar verseler de en nihayetinde "keyfekeder" seçimler sonucu her mezhep kendine bir namaz şekli belirledi.

Kuran, namazın farzlarını A'sından Z'sine kadar belirler ki Kuran'da olmayan şey zaten farz değildir. Allah "zina yapmayın" dediğinde hiç kimse zinanın ne olduğunu anlamak için falanca kaynağa başvurmaz, zinanın ne olduğunu zaten bilir. Fakat nedense Allah "kıyamda durun" dediğinde tüm millet "Allah Allaaaah, kıyam da ne ola ki, peki ellerimizi napacağuk, ayaklarımız kaç santim aralık olsun" diye tıpkı Bakara suresinde bahsi geçen lüzumsuz detaylarda kaybolan Yahudilerin yaptığını yapar. "Allah'ın huzurunda kıyamda dur" demiş di mi sana Kuran, ayakta dur işte, aklı başında insan pişmiş aşa su katmaz.

Hadis çöplüğünü karıştırıp o kadar namaz şekli belirleyen fakat aynı hassasiyeti nedense Kuran'daki namaz ayetleri için göstermeyenlerin bilgisine...

Kaynataya selam.

Not: Kuran ayetlerine göre namazın nasıl kılınacağı burada anlatılıyor, farzlara uyduktan sonra gerisi hikaye.


2 Eylül 2017 Cumartesi

İslam'da Çocuk Evliliği Var Mı?

Selam kaynatasına uçan tekme attıklarım.

Şimdiye kadar işittiğim ateist argümanlar arasında "en başarılı şekilde gelenekçi mezhepçilerle işbirliği yapma" Oscar'ını Talak suresi 4. ayette pedofili olduğunu söyleyen yalana veriyorum.

Kısa bir özet geçeyim: İslam'da boşanan bir kadın, yeniden evlenmek için kısa bir iddet süresi bekler. Yani mantıken bu bekleme süresinin, kadının hamile kalması durumunda çocuğun kimden olduğunun belirlenmesi için getirildiği ortada. Bence bir de muta nikahı denilen saçmalığın önüne geçmek için de var bu kural, yoksa Şia mantığıyla bir kadın "hop senle evlendim, senle seviştim, şimdi senden boşanıyorum, sıradaki gelsin hemen onunla da evlenip sevişecem" şeklinde fuhuş da yapabilir olurdu.

Neyse, kadınların medeni hallerine göre bu iddet süreleri farklılık gösterir: Eşinden boşanan kadın yeniden evlenmek için üç kez regl olmayı bekler (2/228), eğer kadının eşi ölmüşse dört ay on gün bekler (2/234), hamile olan kadın da doğum yapmayı bekler (65/4). Bu süreden sonra da başkasıyla evlenebilir. Geriye de menapoza girmiş ya da amenore olduğu için adet göremeyen, görmüş olsa da belli belirsiz zamanlarda adeti kesilen kadınlarla ilgili hüküm kalıyor. Bu kadınlar boşanırsa doğal olarak normal kadınlar gibi üç kere regl olmayı bekleyecek değiller, zira kimisi menapoz, kimisi de hastalık sebebiyle regl olamıyor yahut olsa da belirli belirsiz dönemlerde adeti kesildiği için regl dönemi üzerine hesap yapılması güvenilirlik teşkil etmiyor. Bu kadınlarla ilgili hüküm de yine Talak 4'te şöyle geçiyor: "Adetten kesilen kadınlarınızın iddet bekleme sürelerinde kuşkuya düşerseniz, onların iddetleri üç aydır. Adet görmeyen kadınların süreleri de böyledir. ..."

Fakat adam geliyor, "adet görmeyen kadın" ifadesini "HENÜZ adet görmemiş" diye deforme ediyor. Bunu yaparkenki mantığı da şu: "Ya burada adet görmeyen kadından bahsediliyor, o zaman bunlar çocuk olmalı. AHA O ZAMAN İSLAM'DA ÇOCUKLARLA EVLİLİK VAR"

Fakat bu çarpıtmanın tillahını günümüz ateistleri değil, zamanın mezhepçi gelenekçileri yapıyor, yüzlerce yıl boyunca da yaptılar. Zira eski tefsirlerde ve günümüzdeki bile birçok mealde burada "HENÜZ adet görmemiş" kadınlardan (ne kadını lan, çocuk) bahsedildiği yazıyor.

Malumunuz kimi kaynaklarda Ayşe, peygamberimizle 6 yaşındayken, kiminde 9 yaşındayken, kiminde ise henüz portakalda vitaminken evleniyor (portakal olayını ben uydurdum, güzel de oldu ehe). Çoluk çocuğu köle edip, onların ırzına geçen adamlar bunu gerekçelendirmek ve meşrulaştırmak için peygambere mal etmekten kaçınmadıkları gibi, Kuran'da buna izin veren bir ifade uydurmaktan da kaçınmıyor.

Ayetin orijinalinde hiçbir şekilde olmayan "HENÜZ" kelimesini oraya ekleyenlerin yanlış yaptığını söylediğinde de, gelenekçi-ateist ittifakı şu meşhur sözle sana karşı geliyor: "Yüzlerce yıldır herkes yanıldı da doğrusunu bir sen mi bildin?"

Artık gına getiren bu soruya şöyle cevap veriyorum:



Son olarak gelelim İslam'da evlilik yaşının ne olduğuna. Erginlik çağıdır, bu kadar basit.

"Yetimleri, nikâh çağına gelmelerine kadar gözetleyip deneyin. O zaman onlarda içinize sinecek bir olgunluk ve erginlik görürseniz, mallarını onlara geri verin ..." (4/6)

Bunun üzerine söylenecek her laf pişmiş aşa su katmaktır, erginlik/rüşt denmiş, bitti gitti. Benim şu son söyleyeceklerim de boş lakırdı olacak da, günümüzde 18 yaşın kutsallığına inandığımız için birkaç kelam etmek istiyorum.

Elbette günümüzdeki birçok toplumda olduğu gibi 18 (bazen 16) yaş gibi bir sınır Kuran'da yok. Erkek yahut kadın ayırmaksızın, erginliğe eriştiğini gözlediğin insanların evlenmesine izin verebiliyorsun Kuran'a göre. Biz insanoğlu işleri kolaylaştırmak için evlilikten araba ehliyeti iznine, uyuşturucu madde kullanımından silah ruhsatı taşımaya kadar fiks bir taban yaş sınırı belirleyip herkesi aynı yasalara tabi tutuyoruz. Hatta siyasi yahut keyfi nedenlerle saçma yasalar da belirleyebiliyoruz, malumunuz ABD'de silahlanma konusu yıllardır tartışılır durur. Olay o kadar saçma bir halde ki alkol alma yaşının 21 olduğu bir eyalette 16 yaşındaki insanlar yasal olarak ruhsatlı silah taşıyabiliyorlar.

Velhasılı kelam her toplumun ve dönemin sosyal koşulları farklı. Hatta her insanın gelişimi ve olgunlaşma süreci de farklı ki olgunlaşma dediğin şeyin de zamanla tükenen bir sınırı yok. Roma İmparatorluğunda kızların evlilik yaşı 12'ye kadar düşebiliyordu, genel kanıya göre ise ortalama evlilik yaşı 16'ydı ki ortalamanın 16 oluşu, doğal olarak Roma'da 16 yaşından küçük kızların da evlendiği bilgisini bize veriyor. Erginlik çağı denmiş işte, tutup da regl olmayan kızını evlendiriyorsan o senin manyaklığın. Benim çocuğum olsa şahsen değil 18, şöyle bir 25'e kadar evlendirmem bu sosyal düzen içerisinde, zira şu anki sosyal koşullar "benim açımdan" bunu gerektiriyor. Fakat aynı ben Roma'da yahut Azteklerin arasında yaşasaydım, 16 yaşına gelmiş çocuğumun gözünün içine bakıyor olabilirdim "Evlen artık lan" diye. 

Yani insanoğlu olarak kalabalık bir nüfus içerisinde, toplu halde yaşadığımız için, işleri kolaylaştırmak maksadıyla rüşt sahibi olma gerektiren konularda bir taban yaş sınırı belirliyor ve istisnasız herkesi aynı yasalara tabi tutuyoruz. Ardından da bu herkes için geçerli olan minimum yaşın kutsallığına inanıyoruz. Oysa bu, pratik ve kolaycı bir yöntem olmasının kaçınılmaz sonucu olarak tek tek bireylere inildiğinde gayet de haksızlık yaratan bir durum. Misal ben olsam benim gibi dengesiz bir salağın eline kazık kadar olsa bile silah vermem ama yasalar buna izin veriyor. Fakat erken büyümüş köy çocuğu Mehmet belki de 15 yaşında bu hakka sahip olmalıdır.

Sonuç olarak İslam'da çocuk evliliği falan yok, kıçınızdan medeni kanun uydurmayın.


31 Ağustos 2017 Perşembe

Lacivertin Tonları

Akp elbette mağdur edebiyatından besleniyor lakin Akp'nin ve siyasal İslam'ın yıllardır güttüğü bu stratejiye çok da güzel besin kaynağı olan art niyetli bir kitle var. Akp "benim türbanlı bacılarıma eziyet ettiler" diye meydanlarda oy peşinde koşuyor diye, sahiden de ağzından her Allah kelamı çıkan adamı yaftalayan tipler hiç yokmuş ayağına yatacak değilim.

Bunu sadece bir gözlem olarak alın, konu ben değilim: Şu internet'te yıllardır kendi çapında ve tek tabanca bir şeyler yazan adamım. Kendi kabuğuna çekilmiş sıradan bir insan olmama rağmen, sırf şu internet'te hasbelkader biraz göz önündeyim diye sayısız ithama maruz kaldım bugüne kadar. Bunların en aşağılık olanları da "dini gelir kapısı ettin" (ulan tek kuruş para girmedi ki cebime, yuh), "he iyi prim yaptın, iktidar da İslamcı zaten" imaları oldu.

Kendi adıma diyebilirim ki, Allah inancım olmasa, kendimi bu kadar leş tiplerle muhatap edecek kadar yorucu bir işe hayatta girişmezdim.

Mağarada yaşamıyoruz, sosyoekonomik seviyesi nispeten yüksek seküler bir ortamda, eğer oruç tuttuğunuz yahut namaz kıldığınız yahut dindar olduğunuz fark edildiğinde, müthiş bir psikolojik baskıya maruz kalıyorsunuz. Evet genelleme yapıyorum, fakat bu bildiğin oluyor kardeşim, yaptırma o zaman genelleme, kendini kategorize ettirme! Dindarsanız maruz kaldığınız ithamların önemli bir kısmı kendini Freud zanneden embesillerin sizin güçsüz bir karaktere sahip olduğunuz yönündeki yahut cahil/aptal birisi olduğunuz yönündeki imaları oluyor. Bir diğeri de az önce değindiğim gibi, rüzgarın estiği yönde yer alan karaktersiz birisi olduğunuz yönündeki imalar... Bu muameleyi reelde de, sanalda da yıllardır görüyorum, bu muameleden mustarip olan birçok dindar arkadaşım da var. Kimse safa yatmasın.

Evet Akp mağdur edebiyatı üzerinden prim topluyor. Fakat eline fırsat geçse karşısındakini bir kaşık suda boğacak olan müthiş art niyetli ve gerizekalı bir kitle var. Sayıları da hiç az değil. Çok sık kullandığım bir ifade var: "Sizi mutlak değer parantezine soksak, kötülüğe ve aptallığa olan uzaklıklarınız eşit miktarda parantez dışına çıkarsınız"

Akp iktidar uğruna dini kullanıyor, liyakata değil referansa (ne referansı yahut, bildiğin torpile işte) dayalı bir şekilde kadrolaşıyor. Lakin eline fırsat geçse aynısını sen de yapacaksın, bundan zerre kadar şüphem yok.

Yıllardır Akp'nin koyu bir karşıtıyım, lakin bazen de eline imkan geçirememiş bu Akp Jr'ları gördükçe "oh ulan, sana da Akp layık zaten" diye ufak bir tebessüm konuyor yüzüme. Bu kötü kitlenin, çok da güzel layığını bulduğunu düşünüyorum.

Yiyin abi birbirinizi, zira birbirinize layıksınız.