Okunması şart makaleler:


Bir süredir Facebook'ta daha aktifim, oradan takibe alın kaynatasızlar.

11 Ocak 2016 Pazartesi

Kumar, Din, Felsefe

Selam kaynatasız.

Gel seninle şöyle biraz muhabbet edelim, akşam vakti apartman merdivenlerinin önünde çekirdek çitler gibi. Bu yazıda biraz kendimden, biraz dinden, biraz felsefeden bahsedicem. Bu tip orta uzunluktaki yazılarımı Twitter'da falan paylaşırken "bir şeyler karaladım, okuyun" diye mütevazi bir not düşerim, bu lafımdan saçma sapan şeyler anlatacağım sonucuna varmayın. Bunlar bir araştırma yazısına bazen aylarını, bazen 1 senesini veren bir adamın standartlarının altında olan yazılar sadece, yoksa bu yazıyı okumak, şu an gazetedeki herhangi bir köşe yazarını okumaktan veya hayatını televizyon programlarında siyaset tartışmaktan kazanan denyoları izlemekten %99 ihtimalle daha faydalı olacak sizin için. Hele hele eski sevgilinin Facebook sayfasında obsesif obsesif takılmaktan çok daha yararlı olacak bu yazıyı okumakla harcayacağın 15 dakika. Belki benim standartlarımın altında bir yazı olsa da, ne idüğü belirsiz ünlü tiplerin sıçmıklarından daha elle tutulur bir şeyler anlatacağım sana. Bunu ukalalık olarak algılamayın, gavurun deyimiyle "well deserved arrogance", yani hak edilmiş bir ukalalık olarak algılayın. Sikerim gereksiz tevazunun anasını. Önce biraz kendi hikâyemden bahsedeyim. Zira uzun zamandır kimseyle konuşmuyorum, konuşmaya ve içimi dökmeye ihtiyacım var sevgili amına koduklarım.

Benim dedem ağır depresyondan son 35 senesini yatalak geçirdi, başka da en ufak bir hastalığı yoktu. Küçükken babaanneme gittiğimde, dedemin odasından gelen bağırmalar hala kulağımda: "Oyyy Allah'ım yardım eeet, ölüyoooom" diye kıvranıyodu adam. Gençliğinde müezzindi dedem, aynı zamanda Mengenli olduğumuz için default olarak da aşçıydı. Hatta bir gün şu meşhur Eczacıbaşı'nın aşçısı olmak için başvuruda bulunuyor, diyor ki Bülent Eczacıbaşı'na "Beyim iki şartım var, ben içki servis etmem, bir de istakoz pişirmem. O istakozu canlı canlı pişirmek gerekiyor, viyak viyak bağırıyor hayvancağız, gönlüm el vermez". Sonra bu tavrı hoşuna gidiyor Eczacıbaşı'nın, alıyor işe bizim dedeyi, bir süre orada çalışıyor. Sonra dedemin karşısına ismini vermeyeyim İsmet İnönü'nün kardeşlerinden birisi çıkıyor. Diyor ki dedeme "Bak ben yalnız yaşayan adamım, 3 katlı evim var, senin eşin bana yemek pişirsin, yerleri silsin, alt kattaki ev de sizin olsun". Babaannem de o sırada 17 yaşında yeni gelin. Benim peş parasız dedeciğim "Ben 17 yaşındaki kızcağıza elalemin çamaşırlarını yıkatmam" diyerek geri çeviriyor İnönü'nün teklifini ehehe. Sonra hayatları yoksulluk içinde geçiyor bizimkilerin de, çocuk yaştaki babamla beraber amcalarımın da. Gel gelelim yaşı ilerledikçe hastalığı iyice ayyuka çıkıyor dedemin, hayatının son 35 senesinde yataktan kalkamıyor benim o saf dedem. Eli kolu tutuyor, fizyolojik olarak yaşıtlarından da sağlıklı, ama ağır depresyon adamın hayatını cehenneme çeviriyor. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi adamın ikinci Kabe'si olmuş adeta, hayatı bir orada bir evde geçti. Gözümüzün önünde yıllarca eridi adamcağız. Ben de o zamanlar 10-12 yaşlarında bir çocuğum, içimden eli ayağı tutan bir adamın bu hallerine anlam veremiyordum, "Ulan yaşlı ya, herhalde ilgi çekmek için yapıyor" diye şüpheye düştüğüm anlar çok olmuştu dedemi gördüğümde. Yıllar sonra onun hissettiklerinin çok benzeri başıma geldiğinde, anladım dedemin yaptığı şey rol müymüş, yoksa sahiden acı çekmek miymiş.

Benim bu dedemin babası da köyün harmanlarında çıplak koşarmış amına koyim. Baba tarafında var yani bir delilik. Amcalarım da, kuzenlerim de sağlıklılar çok şükür. Piyango bana vurdu galiba, baba tarafından bir şeyler sirayet etti bana muhtemelen. Ben de yıllardır bir iyi oluyorum, bir kötü oluyorum ama o kötü olduğum dönemlerimde acıdan geberiyorum. Ki yaşım ilerledikçe, bu kötü dönemlerimde çektiğim acılarımın şiddeti de artıyor, akıbetim dedem gibi olacak diye inceden korkmuyor değilim. Yani o acı çektiğim dönemlerde IŞİD bizim mahallede bomba patlatıp 300 kişiyi öldürse, yüzüme düşen et parçalarını ve kanları kolumla siler, yatağımda yatıp "ıııhh ııııh yardım et Allah'ım" diye sıtma krizi geçirircesine kıvranmaya devam ederim, dünya sikimde olmaz, çünkü o acıyı sadece "ben" hissediyorum. Eli ayağı tutan bir felç hastası oluyorum. Öyle bir hale giriyorum ki o dönemlerimde, kalemi az biraz kuvvetli adamım ama beni siktir et, Dostoyevski'yi mezarından dirilt, Dostoyevski o acıyı tarif edebilirse kolumu keser götüme sokarım. Ancak ve ancak yaşayanın bilebileceği bir acı o.

İnsanoğlunun hayatta kaldığı her an, arayışının ve çabasının devam etmesi, faaliyette ve üretimde olması gerekir, benim dinimin bana aşıladığı hayat felsefesi budur. Orta direk aileyiz biz, baba da ölmüş, fakat konu sağlık olunca anneciğim kuaförde kazandıklarını; ismi ve profesör ünvanı olan, doğal olarak da Nişantaşı'ndaki veya Bağdat Caddesindeki ofisinde muayene ücreti gayet yüksek olan soytarı psikiyatristlere harcadı yıllarca ve hiçbir fayda göremedim hiçbirinden. Bir de benim bünye yıllarca antidepresan kullanmaktan artık iyice bağışıklı hale geldi. Bir karikatürü vardı Emrah Ablak'ın, Superman uyanmak için saatin alarmını kurmak yerine saatli bomba kuruyordu, sonra da "ulan anca böyle uyanabiliyom, napiim?" diyordu. O hesap işte, tüm doktorlar ilaçlara karşı toleransım çok yüksek olduğu için en yüksek dozlarda dayıyordu ilaçları. Halbuki bana ezbere yazılan ve yıllarca kullandığım o ilaçların benim derdimle zerre kadar alakası yoktu. Dedim ya ama, madem ölmedik, arayışın da sonu yok. İyi olmak için tedavi arıyorum hala, elini taşın altına koyacak, manav gibi bildiği tek işi yapıp ilacı köklemeyecek delikanlı birini arıyorum hâlâ, Çalıkuşu Feride'nin öğretmen değil doktor olanını arıyorum, ama iyileşme konusunda biraz umudumu kaybediyorum açıkçası. Artık 2 günlüğüne morali bozuk olan tipler "ay ben depresyona girdim galiba" dedikleri için, benim gibi harbiden major depresyon geçiren insanlar dertlerini pek anlatamıyorlar insanlara. Neyse şu an "anlaşılma ihtiyacı" da benim için alt sıralarda, şu anki yegane ihtiyacım iyileşmek ve sağlıklı bir insan olup üretmek.

Yaşım 18'di, o zaman bizim okulda Fransızca hazırlık sınıfındaydık. Yeni girdiğim üniversitedeki ilk dersim ile babamın son ameliyatının saatleri aynıydı, 2-3 hafta sonra da öldü. Zaten ondan sonra bir şeyler ufaktan koptu bende. Ben ilk dönem tüm sınavlarımdan 100 üzerinden 5-10 falan alıyordum, sırf vakit geçsin diye gidiyordum okula. Her dilde en çok kullanılan kelime "şey"dir, İngilizce'si "thing" işte, biliyorsun. Aralık ayında, yani ilk dönemin son ayında yanımda oturan arkadaşa sordum "lan bu hoca ikide bir 'chose' diyip duruyor, ne demek amına koyim bu chose?" Chose, bildiğin "şey" demekmiş lan, bunu ilk dönemin sonunda öğreniyorum düşün durumumu ehehe. Sonra ufaktan toparladım ben kendimi, sömestr tatilinde Küçük Prens var ya, onun Fransızcasını okudum, bilmediğim kelimelerin anlamlarını çıkardım. Evde kendi imkanlarımla 1 haftada Fransızca öğrendim amına koyim. Normalde koca bir dönem boyunca elleri cebinde arka sırada oturup, ayaklarını da masanın gözüne uzatan ve hocayla her göz göze gelişinde "ne baktın yarraam" dercesine bakan Cemre, 2. dönemin ilk dersinde sürekli hocanın sorularına cevap vermek için el kaldırıyor, patır patır Fransızca konuşuyordu. Hoca da şaşırdı, sonra ders sonunda çekti kenara beni. "Sen hep Fğansızca konuşabiliyoğdun ama beni hiç sevmedin, bileğek böyle yapıyoğdun di mi?" dedi. Hacı ben normalde de insanları pek sevmem ama Fransızları ayrı bir sevmiyorum, amına kodumun karısına bak hele kendini ne kadar da önemsiyor. Ben ne derdin içindeyim, işim gücüm kalmamış, gidip sana eşofmanının yakalarını Eric Cantona gibi havaya dikmiş endüstri meslek lisesi öğrencisi tribiyle kafayı takıp pislik yapıcam. Gerizekalı narsist orospu evladına bak sen hele. Bizim okuldaki Fransız hocalar 20 sene Türkiye'de yaşasalar bile, 10 kelime Türkçe konuşamazlardı, büyük çoğunluğu İngilizce bile bilmez. Hadi okuldaki öğrencisini geçtim, bir de ülkesine gelen turist Fransızca konuşamıyor diye sinirlenir bunlar. Evet genelleme yapıyorum ama %90 Fransız tipi budur moruk, ister Parisli Mösyö Pierre olsun, ister Nice'te yaşayan daha orta halli Fransız olsun, çoğunluğu böyle kibir deryasıdır bu pezevenklerin.

Neyse sikmişim tüm zenginliğini Afrika'daki fakirliğe borçlu olan Carole'ların 5 günlük balık kokulu amlarını, kendimden bahsediyodum ben. Yaş oldu 20, okulu idare ediyorum, sınavdan evvel sınıfın çalışkanlarından bir şeyler öğrenip geçer not alcak şekilde veriyorum sınavlarımı, çoğu derse de girmiyorum bile. Arkadaşlarımla aram iyi, güzel de bir kız arkadaşım var. Sırf bu da değil, Amerikan filmlerinde bize özendirilen o yarak yaşam tarzını yaşıyorum kendimce, çok detay vermeyeyim, ekmek elden su gölden yaşıyorum hayatımı işte. İnancım da sıfır bilgi ile ateizm ve deizm arasında bir yerlerde. Bir ateist oluyorum, bir deist oluyorum, ama çok da düşmüyorum mevzunun üstüne. La sonra bir haller oldu bana, yok yani öyle Cebrail'i falan görmedim haşa ehehe. Bir haller oldu dediğim, hala da sürmekte olan o ağır depresyonun, o ağır atakların, o kelimelerle tarif edilmesi mümkün olmayan acıların ilkiydi bunlar. Her şey görünürde gayet güzel giderken kapandım eve. "Napıyorum ben?" dedim. Bu mu hayat? Olabilirsen güçlü ol, popüler ol, malı götür, sonra geberip yok ol, yaptığın iyiliklerin ve kötülüklerin hiçbir anlamı kalmasın, her şey hiçliğe karışsın. Bu kadar mı? Bunun için mi var olduk yoktan? 2 sene boyunca okula gitmedim. 2011 yılında patır patır yazı yazıyordum ya, sağ taraftaki arşivde de görürsün, onlar 2 sene eve kapanmanın ürünü. Boş durmadım evde çünkü, bence hayatımın en verimli dönemiydi. O sıralarda insanların gözünde okula gitmeyen ve kaybeden bir adam olsam da, kendim için çok şey yaptım o dönemde ben. Çok okudum, çok düşündüm, sonra da yazıverdim işte, bu blog da bir şekilde elden ele yayılıverdi, orası nasıl oldu hala anlayabilmiş değilim.

İyi bir ressam o sergi senin, bu ödül senin kariyerinin zirvesindeyken düşünmez bunların nedenini, tadını çıkarır yaşadığı hayatın.

Ünlü bir film yıldızı düşünmez o yeteneğinin ve şöhretinin nereden geldiğini, kendisine sunulan o bol nimetli hayatın keyfini sürer.

Yetenekli bir futbolcu da pek düşünmez bir şeylerin nedenlerini, aldığı paranın, ölüyü mezarından diriltecek kadar güzel mankenlerin ve keyifli hayatının tadını çıkarır.

Ama bir gün o ressam kör olursa, bir gün o ünlü film yıldızı felç geçirirse, bir gün o yetenekli futbolcunun ayağı tedavi edilemez şekilde kırılırsa, ancak o zaman başlarlar düşünmeye ve sorgulamaya. Sorularının başında da hep aynı kelime gelir: Neden?

O acı içime düştüğünde, ben de aynı soru ile çıktım yola, "neden?" ile başlayan yığınla soru sordum kendime. Deliller beni nereye götürüyorsa oraya gittim hep, ya da en azından bunu yapmaya çabaladım. Çünkü "neden" sorusunun cevabını ancak böyle samimi bir tavırla öğrenebileceğimi biliyordum. Hoşuma gidenlere yaklaşmak veya hoşuma gitmeyenlerden uzaklaşmak gibi keyfi bir tavır göstermemeye büyük dikkat gösterdim. Gerçek, ne kadar acı da olsa, kendimce onu bulmaya çalıştım ve acıdan kıvranmadığım zamanlarımda da gerçeği bulmaya kafa yormaya devam ediyorum hala.

Bu kanser içime düştüğünden beri kiminin komplo teorisi dediği hikâyeleri de okudum, Upanişad'lardan tut İncil'e kadar dini metinleri de okudum, şu an azılı düşmanı olduğum spiritüalizm öğretisini ve Ahmet Hulusi gibi bu öğretileri İslam'a yamamaya çalışan adamları da okudum, varoluşçu felsefe de okudum. İçinde doğup büyüdüğüm kültüre ters de olsa, o kadar yabancılaşmıştım ki artık çevreme, sıra neredeyse en son Kuran'a geldi. O eve kapanma döneminde neredeyse en son Kuran'ı okudum.

Şu an felsefelerini saçmalık deryası olarak gördüğüm Nietzsche'nin ve Mevlana'nın da insana dair çok güzel tespitleri, çok yerinde sözleri vardır. Kuran'da da böyle insana ve hayata dair güzel tespitler gördüm. Ne var ki, zeki bir insan da gözlemle yapabilir dedim bu tespitleri. Sırf yazarının başarılı tespitler yapmış olması, o kitabın yazarının Allah olduğunun delili olmaya yetmez dedim. Neden müslüman olduğumu İnsan, Din ve Kuran adlı yazıda anlatmaya çalıştım bir nebze, okumayanlar okusunlar, çünkü benim sadece gönle hitap eden güzel sözlerden veya insanı korkutan tehditlerden ziyade, rasyonel delillere ihtiyacım vardı. Evet, buldum o rasyonel delilleri. Bu kitabı yazan adam bir sürü kumar oynayıp tutturmuş dedim. Bu kadar fazla şanslı bir kumarbaz olamaz dedim. 21 yaşımda müslüman oldum, bazı şeyleri hazmetmem kolay olmadığı için dinimin gereklerini 9-10 ay ya da 1 sene yapmadım, sadece iman ettim. 22 yaşımda ise tutarlı bir insan olmaya, en azından tutarlı biri olmaya çabaladım, inandığım gibi yaşamaya karar verdim. Birtakım şeylere tövbe ettim, namaza başladım.

Yıllar geçti, geçen sene yaz mevsimiydi, sigarayı bırakmaya niyetlendim. Ben günde 3 paket sigara içiyordum, şu an 4'e çıktığım da oluyor. Bırakmam lazımdı artık şu boku, çünkü yarın öbür gün sigara kaynaklı bir hastalıktan ölsem Allah'a vereceğim tek bir mazeretim olmayacaktı. İnsanlar 2 sebepten sigaraya başlarlar, birincisi ve en yaygını; özentiliktir. Çevresindeki popüler arkadaşlarından, mahalledeki abilerinden, çok sevdikleri kuzenlerinden, e hadi onlar da olmazsa filmlerdeki Constantine gibi karizmatik karakterlerden falan görüp başlarlar sigara içmeye. O zamanki lisedeki arkadaş grubum aklı başında çocuklardı, okulda sigara içen biri gördüklerinde dalga geçerlerdi, "amına koduğumun salağı, çok cool oldun şimdi aferin, tüm kızlar sana verecek" derlerdi, her fırsatta sigara içen çocuklarla dalga geçerlerdi. Öyle inek tipler de değillerdi he, piçin önde gideniydiler ama akıllı çocuklardı işte. Ben ilk paketimi, babam son ameliyatına girdiği gün aldım ve o günden beri patır patır sigara içiyorum. 18 yaşında sigaraya başlama sebebim, özentilik değildi, çünkü sigara içen tek bir arkadaşım yoktu. İnsanların sigaraya başlamalarının ikinci ve daha az görülen sebebi ise; kendine zarar verme arzusudur. Ben sigaraya kendime zarar vermek için başladım. 18 yaşından beri de buna devam ediyorum. Bir türlü bırakamadım. Hala kendime zarar veriyorum.

Neyse, geçen yaz mevsimi, o zamanki kız arkadaşımla sigara bırakma metodlarını araştırdık. Allen Carr diye bir adam keşfettik, kitabını okuduk, sonra 1 saatlik video'sunu seyrettik. Bu adam dünyada milyonlarca kişiye sigarayı bıraktırdığını, başarı oranının çok yüksek olduğunu ve eğer bu kitapla da sigarayı bırakamamışsanız, %10'luk zor dilimde olduğunuzu söylüyordu. Dolandırıcı değil herif hacı, sahiden de milyonlarca insana sigarayı bıraktırmış ve bıraktırıyor bu herif hala. Öyle ki kız arkadaşım da o sayede bıraktı sigarayı, ben bırakamadım. Anasını sikeyim zaten o yüzde bilmem kaçlık cinslerden biri çıkmasam şaşardım. 24 saat tutabildim kendimi sigara içmeden, "ben bir hava alcam deyip" dışarı çıktım, gittim bankta oturan bir amcadan sigara istedim. Amca da uzun Tekel 2000 kullanıyormuş amına koyim, burdan yaksam kokusunu ordan duyarsın, karı da anladı tabi içtiğimi, senden bir bok olmaz dedi ehehe.

Neyse baktım böyle olmayacak, kurtulmam lazım bu illetten, Zyban diye bir ilaç var sigarayı bıraktıran, ondan kullanayım dedim. Bu Zyban da normalde bir antidepresandır, ama şu anki kullanım amacı sigarayı bırakmada yardımcı olmak. Şu an piyasadaki çoğu ilaç da zaten köre nişan alıp topalı vuran ilaçlardır hacı. Yani demek istediğim, adamlar laboratuvarda başka bir mesele için uğraşırlar, bir ilaç üretirler, sonra bakarlar ki o ilaç üstünde uğraştıkları hastalığa yardımcı olmuyor ama şans eseri başka bir şeye yardımcı oluyor. Antidepresan diye ürettikleri Zyban'ın da sigarayı bıraktırma etkisi olduğunu keşfettiklerinde, sahibi olan ilaç şirketi fahiş fiyata "sigarayı bıraktıran mucize ilaç" diye piyasaya sürüyor bu ilacı. Aralarında bir doktorun da bulunduğu arkadaşlarım uyarmıştı beni, bu Zyban biraz tehlikeli, kullanırken dişini sıkacaksın biraz, kafayı yedirtebilir sana diye. Demiştim, benim bünye artık antidepresanlara alışık, Terminator olmuşum o konuda. "Merak etme yeğen" diye müthiş bir özgüvenle, cendere müziği eşliğinde yürüyen Polat Alemdar edasıyla yuttum Zyban'ımı. İlk gün bir şey olmadı, soruyorlar bana azaldı mı sigara içme isteğin diye, ben de "yüoo" diyorum. İkinci ve üçüncü günü ise anlatamam. Bu amına kodumun antidepresanları herkeste aynı etkiyi yaratmıyor, beyin bu işte, çözülebilmiş bir şey değil, herkesin beyin yapısı ve psikolojisi birbirinden farklı. Bu Zyban 2. ve 3. günde beni delirtti. Normalde çektiğim depresyon acısından daha farklı bir acıydı bu çektiğim. Normalde benim depresif atak geçiren halim; acıdan felç olmuş, oturduğu yerde kıvranan bir adam yaratır. Ama bu Zyban felç etmedi beni, beynimde aynı anda 892 soru ve hepsine aynı anda cevap arayışı hissi doğdu. Allahım, bünye kaldıramıyor artık bu kadarını, kafamdaki fısıltılar ve düşünceler susmuyor, delirecem. Kafamın içinde sürekli birbirinin sözünü keserek aynı anda konuşan Siyaset Meydanı programı konukları var adeta. İçime şeytan kaçtı hacı, öyle böyle değil. Camdan atlamayı veya sokağa çıkıp rastgele birkaç kişiyi doğramayı geçiriyorum aklımdan. Zyban'ı kullandığımın 2. ya da 3. günü, yani geçen yazın sonlarında ben 1 günlüğüne dinden çıktım. "Yeter" dedim, "Kendimi kandırıyorum, Muhammed yazmış işte bu kitabı, her şey yalan, kandırıldık, ben boş yere yaşamam artık" diye dolandım 1 gün ortalıkta.

Ben evin içinde götüne Osmanlı yeniçerileri tarafından kazık çakılmış Sırp elçisi gibi zombi zombi yürürken, fırtınalar kopan o beynimin belki de düzgün çalışan son parçası aklıma bir soru daha soktu: Rum suresi?

Rum suresinin ilk 6 ayeti hatrıma geldiğinde, o Hannibal'e dönüşmüş halimle bile "dur" dedim kendime, acele etme. Müslüman kalma ve dinden çıkma arası ince çizgide dolanıp durdum o gece.

Neyse ki bu üretenini siktiğimin ilacı çoğu antidepresanın tersine kullanmayı bıraktığın an etkisini yitiriyor, kandan atılmak için uzun süre istemiyor senden. Ertesi gün kendime geldim. Hannibal'den çıktım, pek sağlıklı bir karakter olmasa da yine de normal Cemre'ye dönüşebildim.

Ertesi gün sağlıklı düşünme yetimi yeniden kazandığımda, kendimi peygamberin yerine koydum. Cemre dedim, Muhammed olduğunu düşün. Etrafındaki denyolar putlara el sürüyor, bir sürü tanrıları var, abuk subuk adetleri var, davarlar gibi yiyip içip sıçmaktan başka bir halta derman oldukları yok, sen de bunlardan rahatsızlık duyan vicdanlı bir insan olarak toplumu değiştirmek istiyorsun. Bir devrim yapmak istiyorsun. Ama öyle arkanda seni destekleyecek pek bir kimse de yok, sıradan bir tüccarsın. O halde büyük oynayacaksın, sözünü geçirmek için devrin şartları gereğince peygamber olduğunu iddia edeceksin. Bu yola çıktın diyelim, peygamberliğini ilan ettim, hata yapma şansının sıfıra yakın olduğu bu yolda "Ne yapmazsın?" diye sordum kendime. Kumar oynamam dedim.

Fakat nasıl kumar oynamam? Kendi yaşayacağım bir süre içerisinde kumar oynamam. Hadi çoluğunu çocuğunu düşünen ve biraz da vizyonu geniş bir adamsam, 100 yıl sonrası hakkında kehanetlerde bulunup kumar oynamam dedim. Ama 300-500 yıl sonrası için atar tutarım, o zamana kadar kim öle kim kala. Hele hele ölüm sonrası ve ölümden sonra hayat için istediğim gibi atar tutarım dedim, sonuçta öteki tarafa gidip de geri gelen yok, atış serbest.

Ama o Rum suresinin, ilk bakışta çok sıradan gözüken ilk 6 ayeti var ya, işte o delirmeye çeyrek kala halimde bile frenledi beni. Rum, Roma demektir, bildiğin Roma İmparatorluğundan bahsediliyor o ayetlerde. Daha iyi anlaşılsın diye "Rum" kelimesini "Roma" diye çevireceğim:

1 Elif, Lâm, Mîm.
2 Yenilgiye uğratıldı Roma.
3 Yeryüzünün en yakın/en alçak bir yerinde. Ama onlar yengilerinin ardından galip duruma geçecekler,
4 Birkaç yıl içinde. İş/oluş/hüküm, önünde de sonunda da Allah'ındır. Onların galibiyet gününde müminler ferahlayacaklar,
5 Allah'ın yardımıyla. Dilediğine yardım eder O! Azîz'dir, Rahîm'dir O.
6 Allah'ın vaadi bu! Allah kendi vaadine ters düşmez. Ne var ki, insanların çokları bilmiyorlar.

2. ayette olmuş bitmiş bir olayın haberi veriliyor, bunda şaşılacak bir durum yok. 623 yılında Persler (veya İranlılar diyelim isterseniz) perişan ediyorlar Roma İmparatorluğunu. Suriye'yi, Filistin'i, Mısır'ı, Rodos Adası'nı ve Anadolu'nun bir kısmını fethediyor İranlılar. Derken 3. ve 4. ayette, Kuran'ı yazan adam bir kumar oynuyor, bu Roma şimdilik perişan duruma düştü ama yeniden galip gelecekler, merak etmeyin diyor.

Ateistler Uhud, Bedir ve Hendek gibi savaşlardaki ölü sayılarının az olmasıyla dalga geçerler. "Bedir münakaşası" falan derler. E pek haksız da değiller, tarihi kaynaklara göre ölü sayıları 30-40 kişi falan bu savaşlarda, zira peygamberimiz ve müslümanlar o dönemlerde Mekke'deki kabilelerle uğraşıyorlar. Müslümanların önlerindeki en büyük engel, en büyük düşman, işte bu nüfusları belli Mekkeli kabileler. Bu kabilelerin savaşacak erkek nüfus sayısı da toplasan 1000 kişiyi anca buluyor. Müslümanların sayısı ise onlardan da az.

Ama sen, peygamberlik iddiasındaki Muhammed, bu kabile savaşlarının ortasında, yapacak başka iş yokmuş gibi gidip de elin Roma-İran savaşı hakkında bahis oynuyorsun. Roma suresinin 3. ve 4. ayetlerinde Romalıların bu yenilgiden birkaç yıl sonra yeniden galip geleceklerini söylüyorsun. Ve hem de öyle bir özgüvenle söylüyorsun ki bunu, 6. ayette iyice vurguluyorsun: "Allah'ın vaadi bu! Allah vaadine ters düşmez!"

Ve aynen dediğin de oluyor, birkaç yıl sonra, yani 627 yılında bugünün Musul topraklarında Romalılar Persleri darmaduman ediyorlar. Oynadığın kumar tutuyor. 629 yılında ise Persler, fethettikleri tüm topraklardan çekilmek zorunda kalıyorlar. Oynadığın bahis harfiyen tutuyor, putperest İranlıların çemberinden kurtuluyorsun, bulunduğun coğrafyanın çoğunluğuna tek bir Allah'a inanan Hristiyan Romalılar egemen oluyor. Müslümanlar daha da rahatlıyor, zira Hristiyanlar müşrik değil ehli-kitap. Putperestlerle olduğu kadar sert bir çekişmen yok şimdilik Hristiyanlarla.

1. Dünya Savaşı'nda İngiliz Başbakanı Churchill Çanakkale'yi geçeceğinden öyle emindi ki, bugün çayımı İstanbul'da içeceğim deyip babayı aldı.

Koca ABD hem para, hem asker yağdırdı da, Vietnam'da üçün birini aldı.

Koca küresel sermaye paralar yağdırdı da, yine de Esad'ı koltuğundan edemedi.

E iyi de bunlar siyasetçi, "başaramadık" derler, "hata yaptık" derler, ya da "en azından şunları başardık" diye laf kıvırırlar, işi kotarırlar.

Arkadaşım iyi de sen Allah'ın, yani her şeyi bilen birinin ağzından konuşuyorsun. Senin hata yapma lüksün yok. "Eeöö, Allah bilerek size yanlış bilgi verdi ki sizi sınasın ey müminler" diye ayet uydurup mu kıvıracaksın buradan sonra? Ya tutmasaydı oynadığın kumar, senin peşinden gelen inanırların seni ne yaparlardı? Bugün Zincirlikuyu'dan metrobüse binerken sana yolda barzonun teki durup dururken laf atıp dikleniyor diye moralin bozuluyor ya, işte Muhammed'e inananlar her gün binbir türlü hakaret işitiyor, dayak yiyor, taşlanıyor, işkence görüyor. Bu adamlar sana inanıp bu kadar sıkıntıyı ve acıyı göğüslemişken, senin fiyasko çıktığını öğrenirlerse seni ne yaparlar düşünebiliyor musun?

5 sene evvel Kaddafi'yi nasıl öldürdüklerini hatırlıyor musun? Arap oğlum bunlar. Adamı kazığa oturturlar, o da yetmez, hemen ölüp kolay kurtulmasın diye de öldürmeden önce binbir türlü işkence ederler, tecavüz eder, ondan sonra cesedini sokak sokak gezdirirler.

O gün ben dedim kendi kendime, peygamberliğimi ilan etsem, yakın tarihle ilgili bahis oynamazdım. Hele hele aralarında yaşadığım zart zurt kabileleriyle uğraşırken, benden binlerce kilometre ötedeki Roma-Pers savaşı hakkında atıp tutmak gibi saçma bir işle uğraşmazdım. En fazla müslümanlara "dayanın aslanlarım ha gayret" tarzı şeyler yazardım.

Peki, Muhammed'in şansı yaver gitmiş burada.

Gelelim Tebbet suresine.

1 Elleri kurusun Ebu Leheb'in; zaten kurudu ya!
2 Ne malı kurtardı onu ne de kazandığı.
3 Alevli bir ateşe yaslanacaktır o;
4 Karısı da,
5 Odun hamalı olarak. Gerdanında bir ip olacaktır onun, en sağlam fitillisinden...

Ebu Leheb'in ellerinin kurumasıyla ilişkili olarak Arko krem esprileri yapan ateist arkadaşların göremedikleri nokta, Kuran'ı yazan adamın burada da büyük bir kumar oynamasıdır.

Ebu Süfyan adlı tüccar, Peygamberin yıllarca en büyük düşmanlarından biri oluyor, derken yıllar sonra Allah ona müslüman olmayı nasip ediyor.

Peygamberimizle arasında yaş farkı bile olmayan, kardeş gibi büyüdüğü, muhtemelen hayatta en sevdiği insanlardan biri olan amcası Hamza'yı öldüren Vahşi var ya, o Vahşi müslüman oluyor.

Yiğitlik hikayeleriyle meşhur ikinci halife Ömer, öyle kolay kolay müslüman olmuyor. Eski müşriklerden kendisi. Tarihi kaynaklara göre müslümanları kırbaçlıyor Ömer. Sonra sorguluyor, düşünüp taşınıyor ve harbiden de müslüman oluyor.

Hadi bunlar Çağrı filmini seyretmiş ortalama bir adamın bile haberdar olduğu popüler isimler. Ulan müslümanlara karşı savaşan yüzlerce, hatta binlerce adam sonradan müslüman oluyor o toplumda. Müslümanların kafasına taş atan, onlara savaşta kılıç çeken, peygamberi öldürmeye niyetlenen nice adam, sonradan düşünüp müslüman olmaya karar veriyor.

Ama şu Tebbet suretinin yazarı yine bir kumar oynuyor ve ne olursa olsun şu iki kişi asla müslüman olmayacak diyor: Ebu Leheb ve karısı.

Bu iki kişiden birisi Mekke sokaklarına çıkıp "La ilahe illallah" deseydi ne olurdu biliyor musunuz?

Şu an dünyada İslam diye bir din olmazdı.


Böyle kumar oynanır mı Muhammed? Sen aklını mı yitirdin? Böyle bir riske hangi akla hizmet girersin sen?

Neyse, aradan yıllar geçiyor. Artık müslümanlar, Mekke'de gördükleri işkencelere dayanamayıp göç ediyorlar, şu meşhur Hicret'i yapıp Medine'ye taşınıyorlar. Yaşadıkları evi barkı, mahalleyi, eski arkadaşlarını terk edip, hiç bilmedikleri bir şehre yerleşiyorlar. Hala azınlıklar, hala güçsüzler.

Derken Fetih Suresi geliyor. Bu surenin ilk ayeti bile şöyle:

"Şu bir gerçek ki, biz sana apaçık bir fetih nasip ettik."

Ben lafı uzatmayayım, isteyen surenin hepsini okusun, Fetih suresinin diğer ayetlerinde de müslümanların Kabe'ye girecekleri ve kovuldukları Mekke'yi yeniden fethedecekleri defalarca vurgulanıyor. E iyi de abi, biz o Mekke'den dayak yiyip göç ettik, perişan olduk, güçsüzüz, sen neye dayanarak iddia ediyorsun bunu? "Hadi koçum, hadi aslanım" diye bize gaz vermek için mi diyorsun bunları?

Yoo, hiç de öyle değil. Bir zamanlar azınlık olan o müslümanlar, ellerini kollarını sallaya sallaya, savaşmadan Mekke'ye giriyorlar, evlerine yeniden yerleşiyorlar.

Muhammed yine bir kumar tutturuyor. Hem de kendi yaşadığı dönemle ilgili bir kumarı daha tutturuyor.

Tamam anladık zeki bir adamsın, iyi bir tüccar olduğun gibi iyi de bir lidersin, ama aynı zamanda bu kadar kumarı üst üste tutturacak kadar şanslı mısın sen Muhammed?

O Zyban denen ağzına sıçtığımın ilacını bıraktığımın ertesi günü çok düşündüm. Önceden Kuran'da kendimce tespit ettiğim rasyonel delillerin yanı sıra, işin bu kısmını görmediğimi fark ettim. Gittim secdeye kapandım, tövbe ettim, affet Allah'ım dedim. Allah bilir ya, muhtemelen o ilacın üzerimde yarattığı psikopat etki yüzünden belki de sorumlu tutulmamışımdır o bir günlük tavrımdan, ama bir musibet başka şeyler üzerine düşünmeme, onları fark etmeme vesile oldu işte o gün.

Bunlar benim "şu ana kadar" fark edebildiğim kumarlar. Eğer bunları bir insan yazdıysa adı "kumar"dır. Fakat bunları söyleyen Allah'sa, belirlenmiş bir oluşun "haber"leridir bunlar, Mekkeli Muhammed'in tek başına atıp da tutturduğu kumarlar değildir. Zira kumarı oynayan değil, oynatan kazanır.

Bunlar, benim peygamberle empati kurup vardığım sonuçlar. "Ben olsam yapmazdım" dediğim şeyler. İnsan, Din ve Kuran adlı yazımı okursanız eğer, Kuran'da iddia edilen bu gibi "kumar"lar sadece peygamberin yaşadığı dönemde tutmuyor, peygamber öldükten yüzyıllar sonra da tutmaya devam ediyor.

Misal Müminun 14'teki embriyonun gelişim safhaları, evrenin bir başlangıcı olduğu, evrenin bir sonunun olacağı ve hatta evrenin genişlemekte olduğu iddiaları gibi. Daha çok var da, zaten daha önce yazdıklarımı tekrarlama niyetinde değilim şimdi.

Örneğin Zariyat suresi 47. ayette "Göğü gücümüzle biz kurduk ve onu biz genişletmekteyiz." deniliyor. Burada açık seçik evrenin genişlediği söyleniyor, daha geçen yüzyılın bilimsel keşfi bu. Müslüman olmayanlar "yaa Diyanet öyle çevirmemiş ki o ayeti, 'biz geniş kudret sahibiyiz' diye çevirmiş, siz lafı kıvırıp uydurmaya çalışıyorsunuz" derler ne zaman bu ayetten bahsetsek. Valla ben Kuran'ı Diyanet mealinden okusaydım muhtemelen müslüman olmazdım zaten, Diyanet'i sen bir geç. Yüzyıllarca evvel yaşamış olan El Taberani, İbn Kesir, Ebu Cafer Taberi, Ebusuud (hani şu Muhteşem Yüzyıl'daki Tuncel Kurtiz) veya ne bileyim araştırırsanız bulacağınız bir sürü eski tefsirci bu ayetin kainatın genişlediği anlamına geldiğini söylemişlerdir tefsirlerinde. Evrenin genişlediğinin gözlemlenmesinden yüzyıllarca evvel, Kuran'da bunun ifade ediliğini söylemiş bu adamlar. Ortada bir kıvırma, sonradan uydurmaya çalışma durumu yok hacı, işi yokuşa sürme.

Neyse konuyu bu Kuran mucizeleri yönüne çekme niyetinde değilim bu yazıda. Diyeceğim o ki, Kuran'da oynanıp da tutturulan çok fazla kumar var. Ya peygamberin vazifesini yapması için hayatını kolaylaştıran ayetlere kafayı takıp tüm bu tutturulan "kumar"ları görmezden gelir ve Muhammed'in şanslı biri olduğu sonucuna varırsınız, ya da oturur şöyle bir düşünürsünüz. Ben, beni delirtme noktasına getiren bir kimyasalın etkisiyle bile, sırf şu Rum suresi yüzünden dinden çıkamadım. Ki çok acı çeken ve depresyona baya baya meyilli biri olarak, Allah affetsin ama, zaman zaman Allah'ın hiç olmamasını ve ölüp yok olmayı çok istedim. Allah'ı reddetmek için çok ama çok uğraştım. Ama delillerin beni götürdüğü yere gittim. Zira gerçekler benim keyfimle belirlenmiyordu. Her defasında götümün üstüne oturdum, müslüman olmaktan başka çarem olmadığını gördüm.

Yokluktan bu dünyaya geldik. Yokluktan tüm bu kainat oluştu. Yemişim o devasa gök cisimlerini, ben yokluktan bir benlik kazandım lan, bundan ötesi var mı? Yokluktan bilinç kazandım. Yokluktan zeka kazandım, irade sahibi oldum. Bunların hepsi yokluktan geldi.

Bir düşün, bu işin sadece ama sadece iki ihtimali var. Diğer ihtimalleri neden elediğimi önceki yazılarımda anlatmıştım, papağanlık etmek yerine sana işin özünü anlatacağım. O iki ihtimal şunlar:

1- Allah var ve hesaba çekileceğiz.
2- Yokluktan geldik, yokluğa karışacağız.

Eğer 2. ihtimali seçerseniz, hayatta hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Hem de hiçbir şeyin. Aşk, sevgi, nefret, vatanseverlik, iyilik, kötülük, hepsi de anlamsızdır bunların. Felsefede "nihilizmi aşmak" diye bir laf vardır. Nihilizm nedir? Kendi tabirimle özetleyeyim; her şey bir hiçtir, hiçten geldik hiçe gideceğiz, hiçbir bokun anlamı yoktur, sal kendini gitsin demektir. Eğer 2. ihtimal doğruysa, "nihilizmi aşmak" diye bir şey de yoktur, çünkü 2. ihtimalin seni götüreceği tek yer nihilizmdir. Sekülerleşen dünyada 20. yüzyılda ve günümüzde en popüler olan felsefi akım, işte bu "nihilizmi aşmak" olarak adlandırılan ve aslında hayatta kalma içgüdüsüne karşı koyamayan insanın uydurduğu varoluşçuluktur. Varoluşçuluğu da yine kendi tabirimle açıklayayım sana. Varoluşçuluk der ki: Bu hayatın bir anlamı yok, eyvallah, ama yaşamımızı sürdürmek için anlamı olmayan bu hayata bir anlam katmalıyız, hayatımızı sürdürmek için bir anlam uydurmalıyız. Kısacası "nihilizmi aşmak" diye övülen o varoluşçuluk, "hayatını sürdürmek için kendini kandırmanın bir yolunu bul" der sana.

Valla kusura bakmayın da, eğer 2. ihtimal doğruysa, nihilizm 50 kat daha dürüst, daha delikanlı ve daha gerçektir varoluşçuluktan. Kendimi kandırdığımın farkında olarak motive olamam ben, seni bilemeyeceğim artık.

"Aman bir yere geç kalmayayım" diye saatini 10 dakika ileride kullanan bir tek ben değilimdir herhalde. Hani saatini 10 dakika ileri alırsın ki, saate bakınca "hasiktir geç kaldım" diye hızlı hızlı giyinmeye başlarım diye düşünürsün. Valla ben yine saatimi 10 dakika ileride kullanırım ama bu sefer de "siktir et ya, bu saat zaten 10 dakika ileri, acele etme" derim kendime. Kendimi kandırdığımın bilincinde olduğum sürece motive olamam ben, o kadar gerizekalı değilim kusura bakmayın.

Varoluşçuluk işte böyle bir şeydir. İsteyen kendini bile bile kandırır. Kendini kandırdığı anlamsız hayat amaçlarına inanır. Bazen elinde olmadan ölecek ve onu yarı yolda bırakacak insanlara bel bağlar, çoğunlukla da bilerek kendini satıp ihanete uğratacak insanlara ve davalara ömrünü adayıp ölür. Sonra da bir hiç uğruna ölür gider.

İsteyen de 1. ihtimali tekrar gözden geçirir. Yok öyle her boku yiyip yok olmak der. Bu devran boş yere dönmüyor der.

Ali İmran suresinin 191. ayeti, benim Allah'a inanma, müslüman olma ve hayatta kalıp çabalama sebeplerimden birisiydi. Sonradan öğrendim ki bu ayet, meşhur Biruni'yi bilimle uğraşmaya sevk eden ayetmiş:

"Aklı ve gönlü işletenler o kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken hep Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler: “Ey Rabbimiz!Sen bunu boşuna yaratmadın. Şanın yücedir senin.Ateş azabından koru bizi.”"

He tabi sonra 13. yüzyılda tasavvuf ve şeyhler, İslam'ı ele geçirince kalmadı bilim falan müslüman dünyasında. Ama Kuran işte böyle harbi sözlerle, böyle hayattaki tüm boşlukları dolduran anlamlı ifadelerle dolu.

Lise 2. sınıfta Bakırköy'de siktiğimin bir dersanesine giderdim. Zaten sabahın köründe çocuk halimle haftasonu dersaneye gidiyorum, bir de bu dersanenin girişinde bir tabela asılıydı şöyle yazan: "Boşa geçen zaman, geleceğinizdir!"

Şimdi bu yazının bir dersanenin duvarında asılı olması ne demek? Test çöz, ders çalış, üniversiteyi kazanamazsan hayatın bitecek röööaaahh demek. Benim de iyice moralim bozulurdu bu tabelayı gördükçe, zaten hiçbir zaman çalışkan bir öğrenci olmadım, kafa çalışıyor diye kurtarıyordum paçayı. Hiç de bana öyle boşa vakit geçiriyorum diye bir suçluluk hissettirmeyi başaramadı bu tür gerizekalıca şeyler. Ama boşa geçirdiğim zaman için suçluluk hissetmeyi bana ne öğretti biliyor musun? Kuran.

"O halde,bir iş ve oluştan boşalır boşalmaz yeni bir işe koyulup yorul!" - İnşirah 7

Neyse moruk, bitiriyorum artık. Burası benim blog'um, içimdekileri kusma tasım. Araştırma yazılarım dışındaki bu tür yazılarımda, burada çoğu kişisel bokumu anlatıyorum ben. Arkadaş konusunda seçiciyim, fazla insan sokmam etrafıma. Bir de tanımadığım insanlara yazıp, onlara bir şeyler anlatmak daha çok hoşuma gidiyor benim, bir de belki bir faydam dokunur diye yapıyorum bunu aslında. Ben kıçıkırık blog yazarı halimle ismim Cemre diye zamanında kadın ilan edildim, sonra cemaatçi ilan edildim, Tayyip'çi ilan edildim, vahhabi uşağı oldum, şizofren manyak oldum. Bir şey diyeceğim sana hacı. Beni siktir et. Ben valla bunların hiçbiri değilim. Kendi halinde bir adamım. Şu dünyayı, artısı eksisinden fazla tamamlamak dışında bir gayesi olmayan biriyim. Böyle samimi samimi kendimi ve zaaflarımı yazıp anlatıyorum diye yüz bulup ateisti geliyor "sen dinle kafayı bozmuşsun" diyor, mezhepçisi/tasavvufçusu geliyor "sen din alimlerine dil uzatıyosun ondan delirmişsin" diyor. Olum siz beni siktir edin ya. Ben kimim ki lan? Allah'tan başka güvendiğim biri yok, kimden medet umduysam sattı beni. Benim bu hayattan çıkarabildiğim tek ders, herkesin birbirini satabileceği ve Allah'tan başka hiçbir dostumuzun olmadığıdır.

O yüzden, siz de gidin okuyun, üretin, paylaşın, kendiniz için bir şeyler yapın. Paylaşmanın, kendiniz için yapılan bir eylem olduğunu elbet bir gün anlayacaksınız, çoktan anlamış olanlarınız da var muhakkak. Bir de işe yarar mı bilmiyorum ama, benim için dua edin, iyileşmek istiyorum.

Şimdilik hoşçakalın.