Okunması şart makaleler:


Bir Başka Din: Tasavvuf kitabı çıktı; internet'ten sipariş etmek için kitapyurdu link'i.

23 Mayıs 2017 Salı

Bir Başka Din: Tasavvuf (Yeni Kitap)

Selam kaynatasızlar.

Beklenen kitap sonunda çıkıyor, 1 Haziran'da tüm kitapçılarda ve nalburlarda. Toplatılmadan alınız.



Ufak bir bilgilendirme yapayım. Kitap blog'daki tasavvuf, tarikatlar ve spiritüalizm hakkındaki yazılarımdan oluşuyor, optimum uzunluğu aşmaması için kısıtlı ölçüde ekleme yaptım zira bu haliyle bile 326 sayfa. Kitapta küfür ve argo yok, fakat üslubum aşağı yukarı yine aynı, akademik bir dille yazmadım. Benim için önemli olan kitabın herkesçe okunması, sanat için sanat yapmıyoruz burada olum.

Bu kitabı alın, eşe dosta, en çok da anlattıklarımı okumaya ihtiyacı olduğunu düşündüğünüz kişilere dağıtın. Tek amacım okunmak, sesimi duyurmak, dini bir kitap olduğu için hiçbir para almıyorum. Yıllardır kapısını çaldığım tüm yayınevleri bu kitabı basmayı reddetti, sebebi de malum; içeriği, bunu açık açık da söylediler. Ben kafaları yedim, zaten büyük çoğunluğundan tiksindiğim insanlardan daha da nefret eder hale geldim. Fakat Allah'ın yardımıyla sonunda bir yayınevi buldum, hatta yayınevini siz buldunuz, yayınevi arıyorum diye attığım tweet'ten sonra bir sürü yayınevine mail atmışsınız sağ olun, o yayınevlerinden biri dönüş yaptı ve kitap çıkıyor.

İnsanların ne olduğunu bilmeden sevdiği ve ses çıkarmadığı tasavvuf illeti hakkında böyle bir kitabın raflarda durması benim için nasıl bir sevinçtir anlatamam.

İçeri düşersem Kent Switch getirin, Parliament'e gerek yok, çok zam geldi diye bıraktım.

Şimdilik bu kadar. Allah'a emanet olun.

30 Nisan 2017 Pazar

İyi Olmak İnsana Ne Kazandırır?

Selam.

Başlamadan önce belirtmem gereken iki husus var. Birincisi, "Ne yani, sen bir karşılık bekleyerek mi iyilik yapıyosun?" romantiklerini bir es geçelim, o kafada olan ortalama ya da ortalama altı iq sahibi olanlar da bu yazıyı okuyup abuk subuk yorumlarda bulunarak canımı sıkmasınlar. İyilik yapmamızın en temel sebebi, bundan bir kazanç sağlamamız ya da kazanç sağlama ümidine sahip olmamızdır. Bu kazanç ille de "şimdi ben senin sırtını kaşıyorum, sonra da sen benimkini kaşı" şeklinde tezahür etmek zorunda değildir. Para, statü ya da popülarite şeklinde de tezahür etmek zorunda değildir. Özsaygı, vicdanı rahatlatma gibi manevi ve soyut çıkarlarımız da vardır. Fayda sağlamayan şey iyi ya da ahlaklı değil, anlamsızdır. İkinci husus ise şu, "İyi olmak insana ne kazandırır?" sorusuna dinden bağımsız bir şekilde, sadece bu dünya açısından cevap vereceğim. Ahiret inancınız ya da ne kadar saçma olursa olsun size bu dünyada yaptıklarınızın karşılığını verecek bir reenkarnasyon inancınız varsa zaten iyi olmak ile sonsuz kazanç elde edeceğinize inanıyorsunuzdur. Eğer gerçekten ölümden sonra iyiliklerinizle kötülüklerinizin kıyaslanıp ona göre muamele göreceğiniz bir "payback" sistemi varsa sorunun cevabı zaten çok açık, iyi olmakla sonsuz şey kazanacaksın ve bu yüzden her koşulda iyi olmalısın.

Kaldı ki din olmadan neye iyi neye kötü denileceğini de temellendirmek mümkün değildir. Evrensel ahlak kurallarının var olduğuna inanıyorum, fakat bunların evrensel ahlak kuralı olduğunu ispatlamanın mümkünatı yoktur. Neyin iyi neyin kötü olduğunu hissedebilirsiniz ama açıklayamazsınız, açıklasanız dahi temellendiremezsiniz.

O halde madem dini saf dışı bırakarak bu soruya cevap vermeye çalışacağım ve aynı zamanda din olmadan da iyi ya da kötünün belirlenemeyeceğini savunuyorum, bu durumda "iyi olmak"tan kastım şu olmalı: Açıklayıp temellendiremesen bile içten içe iyi olduğunu hissettiğin eylemleri uygulamak ve ona göre yaşamak. Dur tamam çok soyut konuştum amına koyim, şöyle anlatayım: Örneğin seni 1800'lü yıllardaki ABD'nin güney kısımlarına ışınladık, etrafındaki tüm söz sahibi adamlar köleliğin doğru ve olması gereken bir şey olduğunu, verimliliği ve üretimi arttırdığını savunsalar da, eğer sen içten içe bunun yanlış olduğunu biliyorsan, o halde iyilik; köleliğe karşı olmak ve hiç köle edinmemek olacak. Zaten sorduğum mesele de bu. Neden etrafındaki herkes köleleri çalıştırıp paranın amına koyarken sen tek başına buna direniyor ve yaşayabileceğin çok daha lüks  çok daha kolay bir hayattan feragat ediyorsun? Tamam bugüne gel, neden etrafındaki herkes "oğlum seni şu işe torpille sokacaz, niye istemiyorsun, enayi misin?" diye sana baskı yapıyorken ve sahiden başkaları da torpil kullanarak iş buluyorken, sen neden sana gelen torpil fırsatını geri çeviriyorsun? Bu örnekleri binlerce kez çoğaltabilirsin. Özetle, neden daha iyi koşullarda yaşamak varken sırf iyi olmak uğruna bundan feragat ediyorsun? Aranızda zaten böyle bir insan yok denecek kadar az, muhakkak var böyle adamlar da, sayıları epey az. Zaten benim gözümde insanların büyük çoğunluğu eline imkan geçirememiş kötülerdir. Namus güzele, adalet güçlüye özgü kavramlardır; çirkinin namusuyla, güçsüzün adaletiyle övünmesinin anlamı yoktur zira başka bir seçeneğe sahip değildir.

Platon'un Devlet'i her ne kadar ideal devletin nasıl olması gerektiği üzerine bir kitap da olsa, nah işte bu soruyla başlıyor: Niye iyi olmalıyız, ne kazancı var la? Bunun üzerine Sokrates (baş konuşmacı ama konuşan gerçekte Sokrates değil, ibne Platon hocasının adından istifade edip söylemek istediklerini ona söyletiyor) anlatıyor da anlatıyor. Sokrates-Platon-Aristo üçlüsüne göre mutlu olmak ancak iyi ve erdemli bir hayat yaşamakla mümkün ama bana kalırsa siktirsin gitsinler, hiç de öyle değil öküzün ayağı. Herkes Shakespeare'in eserlerindeki adamlar gibi vicdan azabından kıvranmıyor bu hayatta, gayet onu bunu siktikçe haz alan adamlarla çevriliyiz. Platon da bunun farkında olacak ki, Devlet'in son ve onuncu kitabında şöyle söylüyor: "Aslında ölümden sonra doğrunun ve yanlışın karşılaşacaklarını düşündüğümüzde bu anlattıklarımızın pek de bir önemi yok"

Yüzlerce sayfa boyunca mutlu yaşamanın ancak ahlaklı olmakla mümkün olduğunu anlattıktan sonra, ölümden sonra herkesin hak ettiğine kavuşacağı bir hayat varsa, şimdiye kadar anlattıklarının o kadar önemli olmadığını söylüyor delikanlı gibi. Sonra da Hades'in ülkesinde iyilerin ve kötülerin nasıl yaşayacaklarını anlatıp, kitabı bu şekilde bitiriyor. (Antik Yunan'da bizim ahireti andıran bir ölüm sonrası yaşam inancı var, iyilerin iyi, kötülerin kötü yaşadığı bir ödül-ceza sistemine dayanıyor bu hayat)

Neden iyi olmalıyız sorusuna Sokrates, Platon, Aristo mutlu yaşamanın ancak iyi olmakla mümkün olduğu şeklinde cevaplıyorlar ki bu tamamen tıraş. Aynı soruyu Ayn Rand özsaygı ile temellendiriyor ki bence ölüm sonrası hayat saf dışı bırakıldığında verilebilecek en iyi cevap özsaygıdır, fakat bu bile çok çok çok yetersizdir. Kant'ın ise ne yaptığı belli değil, sırf görev için (for the sake of the duty) iyi olmamız gerektiğini ve bunun akıl sahibi olmanın zorunlu bir getirisi olduğunu söylüyor ki son derece yetersiz ve bencil olan insan doğasına aykırı bir temellendirme. Durumun zorluğunu anlayan Nietzsche kendi ahlak anlayışını temellendirmek için sonsuz dönüş diye bir şey araklıyor mistik dinlerden ve zamanın dairesel olduğunu, aynı şeyleri sonsuza kadar yaşayacağımızı, bu yüzden sonsuz hayatta nasıl yaşamak istiyorsak öyle yaşamamız gerektiğini söylüyor ki bunun da prensipte ölüm sonrası hayat inancı ile pek bir farkı yok.

Gelelim kendi düşünceme, bu dünyada iyi olmak, ancak amacına ulaşana kadar faydalıdır, amacına ulaştıktan sonra hazzını ve mutluluğunu maksimize etmek için kötü olabilirsin, hatta olmalısın. Ayrıca amacına ulaşana kadar iyi olmanın gerektiği o süre zarfında da gizlice kötülük yapabilirsin, bu da senin faydanı arttıracaktır. Peki neden amacına ulaşana kadar iyi olmalısın? Hayatta kalma içgüdüsü ve güvenlik ihtiyacı insan hayatını inanılmaz büyük ölçüde yönlendirir. Eğer iyi birisi olursan, diğer insanların güvenini kazanırsın, zira senin zararsız ve güvenilir biri olduğunu düşündükleri için senin yanında kendilerini güvende hissedecekler, birçok zaman sana inanacaklar, senin yanında guard'larını indirip nispeten daha gevşek davranacaklar, sana iyilik yaptıklarında kendilerini iyi hissedecek, sana kötülük yaptıklarında kendilerini suçlu hissedecekleri için de sana kötülük yapmaktan kaçınacaklar.

John Nash'in hayatını anlatan A Beautiful Mind filmini biliyorsunuzdur, orada John Nash'in oyun teorisinin temelini oluşturan fikri çok güzel anlatılıyor. Derhal hatırlatıyorum:



John Nash ve arkadaşları barda sap sap otururlar.



İçeri bir grup kız girer fakat bu kızların bir tanesi hariç hepsi vasat güzelliktedir. Sarışın olan ise afettir.



John Nash de arkadaşlarına hemen bu kıza asılmamaları gerektiğini söyler. Eğer hepsi bu kıza asılacak olurlarsa, aralarından en fazla bir tanesi bu kızı götürebilecektir ve birbirlerinin önünü kestikleri için de muhtemelen bir kişi bile kızı götüremeyecektir. Sarışını elde edemeyen erkekler, sarışın kızın arkadaş grubundaki diğer kızlara asıldıklarında da avuçlarını yalayacaklar zira kızlar durumun gayet farkında olacaklar, ikinci tercih olmaktan hoşlanmadıkları için bizim elemanlara yüz vermeyecekler.

Peki ya kimse sarışına yazmazsa?



Erkekler birbirinin takozu olmaz, diğer kızlara yazılırlar ve tüm erkeklerle kızlar eşleşmiş olur, sarışın da eve gidip "orospu çocuğu erkek milleti" minvalinde tweet'ler atıp feminist olur. Toplam fayda bu şekilde maksimize edilir.

Adam Smith herkes kendisi için en iyi olanı yaparsa, toplum için de en iyisini yapmış olacağını düşünüyordu. John Nash ise şöyle diyor, herkes hem kendisi hem başkaları için en iyi olanı yaparsa toplum için en iyi olanı yapmış olur. Yani Nash'e göre ulaşabileceğin maksimum faydadan (sarışından) biraz feragat edersen, hem kendin kazançlı çıkarsın, hem de başkaları.

Fakat oyun teorisi bu değildir, bu Nash'in oyun teorisine ilham olan ve herkesin başkalarının hamlelerini göz önünde bulundurarak hamle yapması gerektiği fikrinin bir temsilidir. Şimdi filmin senaryosundan biraz ileri gidelim.

Oyun teorisi şurada başlar: Ya John Nash arkadaşlarına "sarışına değil öbürlerine yazalım" diye nutuk attıktan sonra bir köşede sessiz sessiz arkadaşlarının diğer kızlara yazılmalarını bekler ve boşta kalan sarışına kendisi yazarsa?

John Nash'in kendi faydasını maksimize ettiği senaryo budur. Zira hem tüm erkekleri yani tüm rakiplerini elemiştir, hem de sarışının boşta kalmasını sağlamıştır.

Ve Nash ne kadar güven verici, zararsız bir intibaya sahipse arkadaşlarının gözünde, bu planı uygulamadaki başarı şansı da o kuvvetle artacaktır.

Başka bir senaryo yaratayım, anlaşılması için de karikatürize hale getireceğim. A ve B adında iki kabile vardır. A kabilesinin birkaç üyesi dışarıya keşif yapmaya gitmiştir, B kabilesi de o gün bir sebepten dolayı (festival, ibadet, avlanma vs) evlerini terk etmiştir. A kabilesinin bu birkaç elemanı, B kabilesinin tüm mallarını yağmalayıp kendi toplumuna götürme şansına sahiptir yani.

A kabilesi B'nin mallarına dokunmazsa, iki kabile de hayatlarına aynı standartlarda devam edecektir. Fakat A kabilesinin bu birkaç elemanı B'nin tüm mallarını gasp eder ve bunları kendi kabilelerine götürürlerse, B'nin sefaletine ve belki de yeryüzünden silinmesine yol açmalarına rağmen, kendi kabilelerinin hayat standardını ve mutluluğunu hayvan gibi arttıracaktır. Bununla kalmayıp, kendi kabilelerindeki prestijlerini ve güçlerini de arttıracaklardır. Fakat bu birkaç hırsız aynı zamanda kendi toplumuna hırsızlığın çok yanlış bir şey olduğunu söyleyeceklerdir. Zira başkaları da bu formülü öğrenirse, herkes herkesin malını yağmalamaya başlar ve kendi kendilerinin sonunu hazırlarlar. Oysa sadece çakal olanlar bu hırsızlık işini gizliden gizliye yaparlarsa, hayat standartları oldukça artacaktır.

Karikatürize ettim ama bu senaryo dünyanın şu anki halidir, olabildiğince gerçektir. Tüm servetini kolonileşmeye, köleleştirmeye ve talana borçlu olan Batı medeniyeti, şu an dünyanın tüm ahlaki normlarını belirleyen mercidir. Onların iyi dediği iyi olur, onların özendirdiği yaşam şekli ulaşılması gereken bir mertebe olur.

Peki ben böyle bir toplumda mı yaşamak istiyorum? Tabi ki hayır. Fakat pratikte var olan durum budur, "olması gereken" değil. Fakat, herhangi bir ahlaki kaygınız yoksa ve yegane amacınız bu dünyadaki faydanızı, hazzınızı, mutluluğunuzu arttırmaksa, o zaman bu durumda sizin için "olması gereken" davranış reçetesi de budur.

Marx'a göre din, güçlünün güçsüzü kontrol altında tutma ve baskılama aracıdır. Nietzsche'ye göre din, güçsüz olanın kendini acındırma ve sigortalama aracıdır. 19. yüzyılı geçtim, binlerce yıl önceki sofistler de bu konuda ikiye ayrılıyordu. Bir kısmına göre din ve ahlak, güçlünün güçsüzü ezme aracıyken, bir kısmına göre zayıf olanın kendini koruma yöntemiydi. Bu kadar keskin çizgilerle birbirinden ayırmaya gerek yok, dünyada her iki senaryo da gerçekleşmekte. Kimisi daha çok ezmek için, kimisi de ezenler daha fazla ezmesin diye dine ve ahlaka sığınır. Mühim olan, bu değerleri nereye kadar savunman gerektiğidir. Faydanı maksimize etmek için, bir yerden sonra bu değerleri vurgulamayı terk etmen gerekir. Siz şimdiye kadar demokrasi veya adalet sloganları atan ve sahiden demokrasiyi, herkesin hakkını savunan bir kitle gördünüz mü hayatınızda? Türkiye'deki muhafazakları düşün, Chp'lileri düşün, Kürtleri düşün. İstediğiniz kadar iyilik sloganları atın, sloganını attığınız değerler neredeyse hiçbirinizin umurunda dahi değil. Bu değerlere sadece güçsüz olduğunuzda sarılma ihtiyacı hissediyorsunuz, kendi işinize yaradığı sürece. Derdiniz birilerinin birilerini sikiyor oluşu değil, siken tarafta olamayışınız.

Durumu bu şekilde formulize etmeye gerek bile yok aslında. Siyasetçiler de, iş adamları da, evli çiftler de, öğretmenler de, ebeveynler de, senin benim gibi kendi halindeki adamlar da bilinçli ya da bilinçsiz olarak bu reçeteyi uyguluyorlar. Eşinin güvenini kazandıktan sonra saman altından su yürüten erkek ve kadın da bunu yapıyor, çocuğuna öğütlediğinin tam tersi şekilde yaşayan anne veya baba da böyle yapıyor. "Dediğimi yap, yaptığımı yapma" sözü de buradan türemiştir.

Peki neden ben de "durum bu ama siz yine de böyle yaşamayın" diyorum? Zira daha kötü ve bana daha az yaşama şansı tanıyan bir toplumda yaşamak istemiyorum. Dünyadaki çıkarımı düşünüyorum. Bir diğeri de, Müslüman olduğum için böyle bir şeyi öğütlemem düşünülemez, yani ahiretteki nihai çıkarımı düşünüyorum.

Kim ne derse desin, insanların çok ama çok büyük çoğunluğu bu reçeteye göre yaşar. İyi olmaları gereken yerde iyi, kötü olmaları gereken yerde kötü olarak yaşarlar ki amaçlarına ulaşabilsinler, faydalarını maksimize edebilsinler.

Ve din dışında, bunun yanlış olduğunu söyleyebilecek hiçbir geçerli argümanımız yok insanoğlu olarak.

Toplumsal sözleşme neden kitlelerin ahlaklı olması gerektiği konusunda temel sunar, fakat en önemli yerde, yani "birey olarak ben neden toplumsal sözleşmeye uygun davranıp iyi birisi olayım ki?" sorununda hiçbir temel sağlayamaz. Çaktırmadığın sürece, amacına ulaşana kadar koy ortalığın amına. Zaten şimdiye kadar hep öyle oldu. Göstermelik iyilikler diyarında yaşamaktan bana gına geldi, biraz da size gelsin.

Haydin baş baş.


19 Şubat 2017 Pazar

Tuzsuz

Selam.

Muhabbet etme vaktim gelmiş. Konuşmak istiyorum ama öyle pek mühim şeylerden bahsetmeyeceğim, zaten söyleyeceklerimi bir gün öleceğini bilmenin verdiği güçle yaşayabilen çok az kişi dışında da kimse anlamayacak. Olsun.

İnsanların büyük çoğunluğu ölümsüz olmak istiyormuş, ben bunu daha yeni fark ettim. Yani cennette veya çok mutlu olabileceğin bir hayatta ölümsüzlük değil, baya baya bu dünyada ölümsüz olmak istiyormuş insanlar. Ben bir asırdan kısa sürecek ömrüme katlanamıyorum, göğsüm daraldığında "neyse lan, ölüm var" deyip rahatlıyorum. Bunun verdiği moralle biraz olsun hayata bağlanıp, bunun verdiği güçle hayatta kalabiliyorum. Bu dünyada ölümsüz olmayı istemek çok uzak bir şey bana. Acının olduğu yerde ölüm kurtuluştur lan.

20 yaşım hayatımın dönüm noktası oldu benim, görünürde hiç de mühim bir şey olmamıştı hayatımda ama ilk defa 20 yaşımda insanları sevememeye, onları gereksiz görmeye başladım. İnsanlara düşmanlık da beslemedim, sadece gereksiz görmeye başladım onları. Bu hiç sağlıklı bir şey değil, neden diye soracak olursan, çünkü insanız amına koyim. Yıllar geçti, insanları ve dışarıyı gereksiz görüşümün şiddeti yavaş yavaş arttı, artık epey bir zirvede diyebilirim.

İnsanları sevemeyince şunlar baş gösterir oluyor: Yılgınlık, umursamazlık, harekete geçmeye değer görememe, tatsızlık, tuzsuzluk.

Uzun süredir sadece Allah var diye yaşıyorum, her inançlı insanın da "ilk" yaşama ve mücadele etme sebebi bu olmalı, ama "tek" sebebin bu olması sağlıklı bir şey değil. Başka insanları ilk sıraya koymaktan daha sağlıklı bir şey olsa da, en nihayetinde yine çok sağlıksız. İnsanım, diğer insanlar 20 yaşımdan önce benim için motivasyondu. İnsanız, birbirimizin motivasyonuyuz. Lakin insanları böcek gibi görmeye başladığında en önemli motivasyonlarından birini kaybediyorsun. İnsanları sadece Allah'ın rızası için iyi davranılması ve kalpleri kırılmaması gereken varlıklar olarak görmeye başlayınca, bazı şeyleri hayata geçirmekte, kendin harekete geçmekte çok zorlanıyorsun. Zira önemli bir motivasyonun elinden gidiyor.

Kant'ın deontolojisini pek doğru bulmam, bana yüzeysel ve yetersiz gelir ama esasen Allah'ı devre dışında bırakarak bundan daha başarılı bir ahlak anlayışı oluşturmak da mümkün değildir. Her neyse esas konuya geleyim, Kant'ta iyiliği menfaat için değil sadece görev olduğu için yapmak vardır. Bu menfaat ilk aklınıza gelen somut çıkarlar olmak zorunda değildir, örneğin hasta olan bir arkadaşını hastanede ziyarete gittiysen ve bunu onu sevdiğin için, kendini bunu yapmakla iyi hissettiğin için yapıyorsan hareketin erdemsizdir. Kant'a göre asıl erdemli olan, o ziyareti sırf görev olduğu için yapmaktır. Tipik Alman disiplini işte. Kant burada şöyle eleştirilir, kendini hastanın yerine koy, seni ziyarete gelen insanların bunu bir görev olarak algıladıkları için yapmalarını mı istersin, yoksa seni sevdikleri için yanında olmalarını mı? Tabi ki sevildiğini hissetmek istersin. Hatta başıma herhangi bir şey geldiğinde sırf vazifesini yerine getirmek için bana yapmacık yapmacık "başın sağ olsun, geçmiş olsun, hayırlı olsun" vb diyen insanlara kıl olurum. Gel gelelim sırf görev olduğu için bir şeyleri yapmakta da büyük bir motivasyonsuzluk çekersin halihazırda.

Benzer bir şekilde, ben de insanları sevmekte zorlandığımdan, hatta baya baya insanlardan nefret eder hale geldiğimden beri müthiş bir motivasyonsuzluk ve yılgınlık hissediyorum.

Medeniyet dersi veren şık giyimli tipleri gördüğümde, hayalimde o insanı 19. yüzyıl Güney ABD'sine varlıklı bir ailenin çocuğu olarak ışınlıyorum ve onu onlarca kölesi olan bir kodaman olarak görüyorum. İnandığı dini ya da dinsizliği boş sözlerle ama büyük bir iştahla savunan bir insanı derhal 10. yüzyıl Avrupa'sına ışınlıyorum, karşımda derebeyine ve kiliseye itaatte kusur etmeyen bir Katolik görüyorum. Kadınların kendilerini pazarlayan ama aslında hiç de kendini pazarlama gibi bir amacı yokmuş intibası yaratmaya çalıştıkları hareketlerini görünce, gözümün önüne erkeğine kur yapıp ona sürtünen, kendini yerden yere atıp çiftleşme dansı yapan bir dişi hayvan geliyor, aralarında zerre fark göremiyorum.

La ben böyle görmek istemiyorum hayatı. Sağlıklı değil. Hayatta kalmam ve hayat standartlarım için çabalamam zorlaşıyor. İnsanım ben, motivasyona ihtiyacım var. Sadece amaca değil, amaçtan sonra gelen ikincil arzulara da ihtiyacım var. La ben o arzulara ihtiyaç duyuyorum. Ben mutlu olmak istiyorum amına koyim.

O kadar motivasyonsuzum ki, binlerce cümle geçiyor aklımdan ama yazmaya gerek görmüyorum.

İnsanlardan fayda yok diye kedi sahiplendim. Tam sevgi arsızı bir şey çıktı, beraber uyuyoruz, durup durup kendini sevdiriyor, şimdi de kucağımda zaten. Yaşama sevincim arttı onun sayesinde. Karın tokluğuna sınırsız sevgi veriyor sana, dünyanın en karlı ticareti. Ona bakınca, harbiden diyorum, insanlardan fayda yok. Yok da işte, olsa güzel olurdu, böylesi çok ağır geliyor be oğlum.

Vesileler yarat bana Allah'ım.