Okunması şart makaleler:


Bir Başka Din: Tasavvuf kitabı çıktı; internet'ten sipariş etmek için kitapyurdu link'i.

29 Aralık 2011 Perşembe

Dayatma

İş kazası bir ip cambazı için ölüm demektir, bankada çalışan gudubet suratlı Neriman Hanım için evrakların üzerine çay dökülmesidir.

Kar yağması bir çocuk için okulların tatil olmasıdır, bir yetişkin için trafiğin içine sıçılmasıdır.

"Başın sağolsun" lafı söyleyen için bir görevini yapma, bir vicdanını rahatlatmadır. Duyan için dünyanın en ağır lafıdır.

Cahile laf geçirememek, Galilei için engizisyon mahkemesine dünyanın döndüğünü anlatmaktır. Bir çocuk için Atari'nin televizyonu bozmadığını babaanneye anlatmaktır.

Kuran, inanmayan için saçmalık, öylesine inanan için evin bir köşesinde durması gereken Arapça kitap, gönülden inanan için lütuftur.

Terörist, bir Amerikalı için Müslüman, bir Türk için PKK'lı, bir Filistinli için İsrail devletidir.

Plüton, 5 sene önce lise giriş sınavlarına hazırlanan bir çocuk için gezegendir, bugün hazırlanan çocuk için değildir.

Savaş, aşırı zenginler için fırsat, generaller için onur, masumlar için ölümdür.

Korsan, yazarlar için hırsızlık, tezgâhtarlar için ekmek kapısıdır.

Huzur, bencil için sürekli cebini doldurup kendini garantiye almaktır. Kalender için tanımadığı üstü başı dağınık bir adama yemek ısmarladıktan sonra cebinde kalan son parayla dolmuşa binmektir.

Mütevazilik, kibirli insan için "mütevaziyim" demektir. Mütevazi adam için "ben de kibir sahibiyim" demektir.

Veli toplantısı, notları iyi olan öğrenci için pek bir şey ifade etmez, notları kötü olan öğrenci için kara kara düşünme zamanıdır.

Bayramlar ailesi olanlar için güzeldir, ailesi olmayan adam için sıradan bir gündür.

Tsunami bir Haitili için korkudur, Yozgatlı için "o ne amağa goyum"dur.

Kurnazlık, bir çocuk için bakkala çaktırmadan içinde taso var mı diye cipsleri kurcalamaktır. Bir bakkal için "kaşarım kötü abi, beyaz peynir keseyim sana" deyip elinde kalan beyaz peyniri kakalamaktır.

Vatanseverlik cahil için ölmektir, kafayı kullanan adam için hayattayken bir şeyler yapabilmektir.

İnternet, ufku dar adam için Facebook'ta okey oynamaktır, ufku geniş insan için bütün dünyaya ulaşabilmektir.

Akıllı çocuk, cahil anneye göre yerinde mal mal oturan çocuktur. Elinde kamerayla "komik bi şey yapsa da internet'e koysam" diye düşünüp bütün gün evladını çeken hödük anne için şımarık çocuktur.

Saygı, cahil müslüman için başka insanların içkisine sigarasına laf atmaktır, akıl sahibi müslüman için müzik dinlerken "ezan mı okunuyor" tereddüttüne düştüğü an müziğin sesini bir an kısıp dışarıyı dinlemektir.

Eğitim toplumun gözünde kolejdir, üniversitedir, diplomadır. Toplumun yanıldığını farkedenler için her türlü yeni bilgi ve fikirdir.

İnsan içgüdüyle doğuştan gelen çok az şey haricinde kendi gözlemleyip yaşadıklarıyla öğreniyor dünyayı. Her insan farklı hayatlar yaşıyor, farklı olaylar gözlemliyor, farklı kişilerle ilişki kuruyor, ve ne gariptir ki her şeyi bu kadar "görelilik" üzerine olan insanın doğruları, doğru kabul ediliyor. Halbuki Plüton 5 sene önce de aynı Plüton'du, şu an da aynı Plüton. Plüton kendini bozmadı, Plüton değişmedi, o her zamanki gibi öyle dolanıp durdu yörüngesinde, değişen sadece insanın doğruları oldu. Bir şeyin "doğru" olması, insanların veya toplumun onu doğru bellemesiyle alakalı değildir. Fakat yine de doğası gereği kusurlu olmaya mahkum insanın doğruları doğru kabul ediliyor bu hayatta. İdamlar, karalamalar, eğitim, adalet hep bu insanın doğrularına göre şekillendiriliyor bu dünyada. Medya, insanların sevmeleri gereken kişileri nefret ettirebiliyor, nefret etmeleri gereken kişileri sevdirebiliyor. Korkmaları gereken şeye alıştırabiliyor, alışmaları gereken şeyden korkutabiliyor. Zira insanlardan oluşan bir dünyanın doğrularını belirlemenin yolu, bu insanlara doğumlarından itibaren bir şeyleri "doğru" diye dayatmaktan geçiyor. İnsan onu doğru kabul ederse, o şey doğru oluyor.

Öyleyse bir soru soracağım.

Ya insanlar yanılıyorsa?

13 Aralık 2011 Salı

Pazar

Naber moruk, gel şöyle az muhabbet edelim.

En çok pazar sabahları hissediyorum lan bazı şeyleri. Kaçtığım şeylerle en çok pazar sabahları yüzleşiyorum. 

İyi hatırlıyorum 4-5 yaşındaydım, zaten çocukluğumu dün ne yediğimden daha net hatırlıyorum amına koyayım, unutmak istemediğimden olsa gerek. Neyse, bi sabah uyandım, baktım annem sadece bir kişilik kahvaltı hazırlamış, o da bana. "Siz neden yemiyosunuz anne?" diye sordum, "bugün ramazan" dedi. Haa dedim, demek ramazan olunca öyle oluyomuş, ama bi yandan da garipsedim tabi, normalde hep beraber kahvaltı etmemiz gerekiyordu.

O aynı garip duyguyu yıllar sonra tekrar hissetmek, hem de sürekli olarak hissetmek boktan moruk. Çocuk aklıyla sorulan "ne zaman bitecek ya bu ramazan" sorusunu, yıllar sonra yine sormak zorunda olmak boktan moruk. Ve daha da boktanı, o pazar sabahının ramazan da olmaması. Gelip geçici bir dönem de değil yani. Yine beraber kahvaltı edememek, güneş dışarda pis pis sırıtırken yalnız olmak, hatta o sabahın pazar günü olduğunu telefonun takviminden öğrenmek, bunlar boktan şeyler.

Yalnız olmak, etrafında kaç kişi olduğundan bağımsız bir durum. Elini sobaya vurduğun an, yanında kaç kişi olursa olsun, bi tek senin canın yanar. O acıyı bi tek sen hissedersin. Ama bi yandan senin hissettiğin acıya senin kadar üzülen, hissedemese de içi yanan insanların olduğunu bilmek güzeldir. 

Kimdir o senin hissettiğin acıdan senin kadar canı yanan, seni sen kadar, hatta senden daha çok düşünen insan? Kimdir biliyo musun, kimse aşk meşk masalları okumasın bana, annen ve babandır o insan, bi de belki kardeşlerin. Kardeşim olmadığı için o duygu hakkında bir yorum yapamam, bilemiyorum, ama ailendir o insanlar.

Ailenin olmaması, veya ailenin olmadığını hissetmek boktandır moruk.

Bak sana dünyanın en masum yalanını anlatayım. 7-8 yaşlarındaydım, mahallede yaşça bizden biraz büyük bi piç Bulvar gazetesi almıştı. Biz de merak ediyoruz tabi, ilk defa meme görmüşüz hayatımızda. Neyse baktık ettik, sonra bu "lan ben eve gidecem ama bunu götüremem, al sende kalsın" dedi, verdi elime gazeteyi. Ben de eve gittim, gerizekalı gibi salonun orta yerinde halıya serdim Bulvar'ı, bakıyorum öyle. Tabi annem girdi içeri gördü, "napıyosun sen onla" diye sordu. "Bulmacasını çözüyorum anne" dedim. Bak öyle bir söyledim ki bunu, annemden geçtim, kendim bile inandım amına koyim. "Kalem var mı ya" diye kalem aradım evin içinde.

Ama annem yemedi tabi ehehe. Annemin suratında böyle bir "yemedim ama yemiş gözüküyorum" ifadesi vardı.

İşte insanlara anlatınca bazı şeyleri, bunu inandırıcı bulmuyorlar. "Anlamadım ama anlamış gözüküyorum" ifadesine giriyorlar. Yok onları da suçlamıyorum, yaşayanın bilebileceği şeylerdir çünkü bunlar.

Fakat işin boktan tarafı, elini yanan sobaya vurursan eğer, avazın çıktığı kadar bağırma hakkına sahipsindir. Zira insanlar görür onu, anne baban olmasalar bile, hissettiğin o acıyı anlarlar. Gözle görülür, tenle hissedilir bir şeydir çünkü o.

Ben yine bağırıyorum, yine küfürler ediyorum, fakat insanlar bu sefer bir anlam veremiyor. Somut sebepler arıyorlar senin o haline.

Ama anlatamıyorsun.

Anlamazlar ki. Çok ulvi, çok sıradışı bir duygu olmasına gerek de yok, sadece yaşayanın bilebileceği bir şeydir o. Ve bu sebeple sana asla inanmazlar, sadece inanmış rolü yaparlar. Belki 1-2 sefer inanırlar, fakat ısrarla devam edersen acı çekmeye, bu sefer inanmamaya başlarlar, bıkarlar.

"Kalem var mı ya" diye yalan bir soru sorup, bu soruya kendini inandırmak masumdur. Fakat ağlarken yakaladığın annene "noldu anne?" diye sorduğunda, "televizyondaki filme ağlıyorum oğlum" cevabını aldıysan, ve bu yalana kendini inandırmak zorunda kaldıysan, işte bu masum değildir. Pistir, çaresizliktir.

Hele hele bunu son birkaç yıl içinde 30-40 defa yaşadıysan, bu orospu çocukluğudur.

Bu yazdıklarımı amcam da okuyacak biliyorum ama anlatmam lazım. Alınma amca, senlik bir durum değil yemin ederim. Zaten ben burada ne anlattıysam "anlatmam gerektiği" için anlatmadım, "içimden öyle geldiği" için anlattım. Sikindirik gazetelerin maaşla çalışan, işin orospusu kıvamındaki köşe yazarları gibi, sadece söylemesi gerekenleri söyleyen bi adam olursam siktir olur giderim zaten. Burada samimiyetin dibine değdirerek yazıyorum bazı şeyleri, zira bazen insan bi su kuyusu arıyo "Midas'ın da eşeğin de anasını sikeyim" diye bağırmak için. 

Babamı kaybedişimden 1 sene geçmişti, ufak ufak amcamlarda kalmaya başladım, çünkü çok benziyordu amcam babama. Eh nasıl benzemesinler amına koyim, aynı taşaktan düşmüşler ulan. Ama bir de, orada da bir ailem olduğuna inandırmıştım kendimi, o güzel hissettiriyordu, biraz da ondan gidiyordum amcama. 

Bir gece kavgalarını işittim yengemle, adım geçmişti. "Sığıntı" olduğumu, aslında bir ailemin olmadığımı, kendimi yine bi amına koduğumun yalanına inandırdığımı işte tam o an farkettim. Yanımda ufak kuzenim vardı, beraber uyuyorduk. Sarıldım ona, dudaklarımı ısıra ısıra ağladım. Ses çıkarmadan, boğazım acıya acıya.

Ama ne koymuştu biliyor musun? Normalde "aman nolcak, banane amına koyim, yarın eve gitcem nasılsa" derdim, kendi kendime "benim zaten aslan gibi babam var" diye gider koyardım, umursamazdım.

İşte o gideri koyamamak koymuştu.

"Aslan gibi baba"nın artık olmayışı koymuştu.

İşte o sebeple ki, sahip olup da kaybetmek, hiç sahip olamamanın yanında çok daha boktandır. Hiç sahip olamazsan sıfırsındır, eyvallah, fakat sahip olduklarını kaybettiysen, işte o zaman eksilerdesindir. Senden de kopup giden bir şeyler olmuştur zira.

Yıllardır duvarda asılı olan çerçeveyi bir kaldırın oradan, çerçevenin kalktığı yer sırıtır. Bembeyaz kalır orası, etrafı pistir onun. İşte ben de öyle sırıtıyorum yıllardır. O ayazda kalmış bekçi yarağı gibi sırıtan, artık çerçevesi olmayan duvar var ya, işte o anasını siktiğimin duvarı gibiyim yıllardır. Belli yani önceden var olan bir şeylerin artık yok olduğu.

Yine de şükrediyorum halime. Ne dertler var bu dünyada, en azından açlıkla imtihan edilmiyoruz diyorum. Ama senden daha kötü durumda olan insanların var olduğunu bilmek, senin moralini düzeltmez ki. "E iyi de, bu da benim derdim amına koyim" dersin.

Zamanla geçer ya bazı şeyler, hatta abartarak "zaman her şeyin ilacıdır" derler ya, "alışırsın" derler ya. Yok lan, öyle değil o. Bazı şeylere alışamazsın hacı. Bazı şeyler zamanla düzelmek şöyle dursun, zamanla daha da kötüye gider.

Pazar sabahlarının ta anasını sikeyim o yüzden. Alışacak gibi olurken, aklıma getirmemeye çalışırken, bazı şeyleri yüzüme yüzüme vurduğu için ta anasını sikeyim o pazarların ben.

Şimdi şu siyasi ve gizli meselelerle ilgili yazı bekliyorsunuz ya benden, yazacam bi ara kaynatasız. Babaannemin köyde kedi taşları olurdu, "kedi taşı da ne amına koyim" diyorsun şimdi. Tavukların yemeğine sulanan kedilerin kafasına oturduğu yerden fırlatmalık taşlar biriktirirdi babaannem, ama öyle böyle taş da değil ha, mübarek göktaşı anasını satayım. Kedinin yanından geçse rüzgarı bile kafasını yarar, o derece. Ha işte benim de öyle yedekte biriktirdiğim kedi taşlarım var, sıkıntınız olmasın.

Ama işte diyorum ya, bazen tuzsuz patates kızartması gibi geliyor her şey. "Neden" arayan insanlara sürecek bir nedenin olmuyor. Anlatamıyorsun insanlara aslında dışardan enfes görünen o patates kızartmasının tuzu olmadığını.

Hani ortaokulda hoca masaları dolaşa dolaşa ödev kontrolü yapardı ya, sen de ödevini yapmamışsındır, ve hoca sadece 2 masa önündedir. Birazdan sıra sana gelecektir. O an hayvani bir stres yaşarsın, heh işte onu 30'la 40'la çarp moruk. Öyle bir haldeyim.

Öyle bir haldeyim ki, ne paramın bitmesi, ne kız arkadaşımla kavga etmemiz, ne de sırtında ben var diye kendini mehdi zanneden bi adamın beni dava etmesi, hiçbiri derdim olamıyor. Özledim o küçük dünyamdaki küçük dertleri, ama artık olmuyor. İnsanın değer yargıları değişiyor zamanla.

Size de o yüzden "beni okumayın" uyarısında bulunmuştum birkaç sefer. Yaşadığımız her şey gerçek, öyle sikindirik "heeey her şey bir yanılsama, ilüzyon, matrix heeeey" felsefelerine gerek yok. Fakat insan elinin değdiği bu dayatmalarla dolu dünya hayatı kurmacadır. Bunun farkında olmak ise, malesef seni motive eden bir şey olmuyor. Acıtıyor.

"Seni öldürmeyen şey güçlendirir" lafı son derece orospu çocuğu bir yalandır.

Seni öldürmeyen şey, sende iz bırakır, çirkinleştirir. Nasırlı topuk gibi olursun.

O hale gelince de kimseye anlatamazsın derdini, inanmazlar. Sen nasıl bu hale geldin derler.

O sebeple ki senin ta amına koyayım pazar sabahı.

Ben deli değilim, Napolyon'um diyorum, inanmıyorlar senin yüzünden.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Sevgili Adnan Volume II

Uzun zaman oldu di mi, ehehe naber?

Bugün asayişteydim. Sevgili Adnan başlıklı yazım sebebiyle hakkımda suç duyurusunda bulunmuş Sevgili Adnan. Ben de yeni öğrendim.

Gittim verdim ifademi, memur arkadaş biraz da gülerek "bu blog kapanırsa Nihat Doğan'ın sakalı gibi daha gür çıkar demişsin, doğru mu?" diye sordu, ben de evet dedim.

Lakin sevgili Adnan (veya avukatı), yazıda bir kusur bulamadığından gerek olsa, yazının altında yapılan yorumları da eklemiş duyuru metnine. Bu durumda ben de 5651 sayılı kanunun 5. maddesi gereğince haberdar edildiğim için bu yazının altındaki başkalarına ait yorumları sildim. Başkaları da uğraşmasın diye o yazının altına yapılan her yorumu sildim. Fakat kendi yazmış olduğum tek kelimeye dahi dokunmadım, dokunmuyorum.

Neden biliyor musun Adnan?

Çünkü sözümün arkasındayım Adnan.

O yazıda söylediğim her şeyin arkasındayım Adnan.

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, insanlara "konfor" verdiler ve karşılığında insanlardan "huzuru" aldılar. Ve bu insanlara bir de "korku" aşıladılar, "başına bir şeyler gelebilir" korkusu dayattılar bu insanlara. Medya yoluyla, terör yoluyla, kapitalizm yoluyla, bu insanlara "sadece evlerinizde ve iş yerlerinizde güvendesiniz" korkusu veriyorlar dünya çapında. Ve insanlardan yavaş yavaş insani yönlerini bırakmaları isteniyor. Gittikçe robotlaştırılıyoruz. Eğer bir işten "kazanç" sağlamayacaksan, ona bulaşma deniyor bu insanlara. Beton yığınlarının içinde yapay bir hayatı yaşayan ot sürüsü haline getiriliyoruz yavaş yavaş.

Fakat ben biliyorum ki bütün bu imkânların, teknolojinin, kıytırık şehir hayatının ve klimalı evlerin içinde, hala sobanın üstünde unutulmuş mandalina kabuğunun salona yaydığı kokuyu özleyen insanlar var.

Biliyorum ki hala insani yönlerini kaybetmemiş, bütün mahallenin birbirini tanıdığı o eski, fakat daha samimi hayatı özleyen insanlar var.

Biliyorum ki inandığı değerler uğruna bir "kazanç" sağlamayacak da olsa duruşunu bozmayacak insanlar var.

Ve yine biliyorum ki, bu dünyada hala inancından başka kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar var.

Nereden mi biliyorum?

Ben de onlardan biriyim.

Ve korkmuyorum senden Adnan.

Daha önceki yazıda da belirttiğim gibi, inancımdan ve inandığım değerlerden başka kaybedecek hiçbir şeyim yok.

Karşımdaki her kim, her ne olursa olsun, kendi yazdıklarımın arkasındayım.

Ve eğer "dur kapısına polis göndereyim de korkudan aklı çıksın" diye düşünüp internet'te kendinle ilgili yazı yazan herkesi dava ederek ve korkutarak yapay bir dokunulmazlık elde edeceğini düşünüyorsan, çok yanılıyorsun sevgili Adnan.

Ben Michael Sikkofield, yalnız Allah'tan korkuyorum. Ve ola ki bir gün, ben de korku sahibi olursam, korkudan sesim ve bacaklarım titrese dahi yine de doğruları söyleyeceğime şerefim üzerine yemin ediyorum.

Bu ülkede adalet var, insanlık var, özgürlük var.

Bunları devirmeye kimsenin gücü yetmez.


Blog canını senin.

21 Ekim 2011 Cuma

Cezve

İnsanlar kendi hissettiklerinin bir başkası tarafından dile getirilmesine bayılırlar. Kendinde görüp içine attığın bir bokun aynısını başkasında görünce sevinirsin, "aa evet lan" dersin. Zira adı koyulmuş olur o hissin.

Peki ya o hissettiğin şey başka kimsede yoksa? Veya onu dile getirebilecek cesarette bir başkası yoksa? Sen söylediğinde de bön bön yüzüne bakıyorlarsa? O zaman ne olur?

Yalnızlık.

3 yıl oldu bu hafta bak.

Aklıma gelen "bi o anlar" dediğim detayı birine anlatmayalı, içime atmaya başlayalı 3 yıl oldu.

Sabahları neye uyandığımı bilmeyeli, insanların yanında anıra anıra güldükten sonra yalnız kaldığım ilk fırsatta ağlayalı, oturup mal mal yattığım yerden boş bakışlarla tavanı seyretmeye başlayalı 3 yıl oldu.

"Bi o anlar" dediğin şeyi başka birine anlatmaya çalışmak, porselen çaydanlık varken cezvede çay demlemek gibidir olum. Vermez aynı tadı. Aynı tepkiyi alamazsın.

Ufak çocuklara zeka testi yaparlar ya... Önüne yuvarlak bi boşluk koyarlar, eline de yuvarlak, üçgen, kare parçalar verirler. Üçgen parçayı yuvarlak boşluğa sokamazsın, sığmaz oraya. Kareyi soksan bu sefer içi boş kalır yuvarlağın, o da uymaz.

Elinde yuvarlak parçan yoksa, ya da var da kaybetmişsen, ne olur?

Yalnızlık. Boşluk.

Bir insan nasıl yetiştirilmişse, hayatının geri kalanında da aşağı yukarı öyle devam eder. Lan insanını yemişim, köpeğe bile ufakken mamasını aynı tastan verirsen hep, karnı acıktığında o tasta arar yemeği.

Peki ya ufaklığından beri sana güven veren tek insan artık yoksa, gitmişse, o zaman ne olur?

Yalnızlık. Boşluk. Güvensizlik.

Görüyorsun di mi, yalnızlık öyle orospu çocuğu bir his ki kendisi hiç yalnız kalmıyor. Sürekli yanına yeni arkadaşlar ekliyor, ama kendinden de hiçbir şey kaybetmiyor.

Ben hiç içemedim onla, vaktimiz olmadı. Zaten içmek de yasaktı ona. Belki bu yüzden artık yalnız içmek daha çok hoşuma gidiyor. Stockholm sendromu mu diyolardı bu amına kodumun olayına her ne sikimse işte.

3 yıl oldu.

Ben hala silemedim numarasını.

Hala kayıtlı telefonumda.

Geçen gün aradım, zıplayarak Güneş'e ulaşma şansın neyse bunda da şansımın o kadar olduğunu bile bile aradım. Orospu bi karı çıktı telefona, aradığınız numara kullanılmamaktadır dedi. Yarrak yesin o, kullanılmamaktaymış.

Allah kimseye kaldıramadığından fazla yük vermez ya, savunma mekanizmaları da bu yüzden var galiba. Mesela kabullenememe. Eğer kabul edebilmiş olsaydım öldüğünü, hangi hale gelirdim bilmiyorum. Bu yüzden kabullenemiyorum, kaldıramazdım ki.

3 yıl oldu.

Ölemiyorum.

Burnumdan götümden fışkırıyor yalnızlığım. Her şey bi anlamsız geliyor, ama ölemiyorum. Sevişirken bile sıkılır mı lan bir insan?

Hiçbir şey mi seni yarın sabah erken kalkmak için motive edemez? Köpek yarışlarında önde yapma bi tavşan koştururlar ya, köpekler gaza gelip koşsun diye. Ulan hiçbi şey mi tavşan etkisi yapmaz üzerinde?

Yapmaz amına koyim, yapmaz.

Sahip olup da kaybetmenin yanında, hiç sahip olamamak bir bok değildir inan bana. Birinde sadece başkalarında gördüğün için imrenirsin sahip olamayışına, fakat başkalarının senin için zerre kadar önemi kalmadıysa, birinde gördüğün son model arabayı kıskanmak gibi sikimsonik kompleksleri artık kıralı yıllar olduysa, kendi sahip olup da kaybettiklerine yanarsın.

Porselen çaydanlığı özlersin.

Cezvenin de anasını sikeyim dersin.

Hadi şerefe baba.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Bluebeam Projesi, Kanbağıyla Yönetilen Aileler ve Medya İfşası

Merhaba kaynatasızlar.

"Düşünmeden öğrenmek vakit kaybıdır"

Bu Konfüçyus'un bir sözüdür. Masonlar kendi kaynaklarında zaman zaman bu türden alıntılar yaparlar, bu kimi zaman bir filozofun sözü olur, kimi zaman bir yazarın kitabından alıntı olur, hatta kimi zaman kutsal kitaplardan alınma bir söz dahi olabilir. Kendilerine uygun gördükleri, takdir ettikleri sözleri alır kullanırlar yani. Konfüçyus'un bu sözü de aynen o şekilde şu an ismi aklıma gelmeyen bir mason üstadının alıntı yaptığı bir sözdür.

Dünyadaki eğitim sistemi ve medya düzeni de tamamen düşünmeden öğrenmeye ve sana vakit kaybettirmeye odaklıdır.

Neden her çocuğa daha 6 yaşından 20'li yaşlarına kadar, sanki bilim adamı olacakmışcasına matematiğinden edebiyatına, tarihinden kimyasına her daldan ezbere bilgileri dayatırlar? Sorgulama yeteneği gelişemesin, düşünmesin, önüne konulanı yesin, dayatılanı tüketsin ve sisteme karşı gelmesin diye... Böyle yetişen bi herifin ileride yontulma ihtimali her geçen gün azalır, yaşken eğerler dalı.

Kemal Uzan var ya, hani Cem Uzan'ın babası... Bu zat vakti zamanında İmar Bankası şubelerinin başına lise mezunundan daha tahsilli kişileri müdür yapmazdı. Zira düşünen ve kafasını kullanan kişiler her zaman büyük patronlar için sıkıntı yaratır, sığırı yönetmesi ve kullanması ise çok daha kolaydır. Çıkıntı olamaz o sığır.

National Geographic'in logosunun ne manaya geldiğini hiç düşündünüz mü? Masonik bir sembol falan değil, konusu geldiği için izah edeyim dedim sadece.


Çerçeve.

Sana belirli bir çerçevenin içinde sunarlar her şeyi ve sen de bunun dışına taşmadan kabul edersin. Zira tüm görüş alanın o çerçevenin içindekilerdir, dışarısını bilemez, göremezsin. Zaten 5 duyu ile kısıtlı olan insan hayatını daha da kısıtlarlar.

Onların sunduğu çerçevenin dışına taşanlar, onların dayattıklarını tüketmeye karşı çıkanlar, her zaman sistem için sıkıntı teşkil eder.

Bana en çok "hacı anlattıkların iyi güzel de, çözüm ne?" sorusu geliyor. Çözüm basit, fakat uygulaması size kalmış: Tüketici olmamak.

Kaçınız onların dayattığı popüler kültüre uymadan yaşayabilirsiniz? Nefsinizden, hoşunuza giden şeylerden belli bir oranda feragat edebilirsiniz? Bunları farkedebilmiş olmam benim de başarıyla uyguluyor olduğum anlamına gelmiyor, zira bu satırları yazarken fosur fosur sigara tüttürüyorum ehehe, fakat farkettikçe ve bilinçlendikçe inanın bu zamanla yaşayış tarzınıza ve tüketim alışkanlığınıza da yansıyor. Daha seçici oluyorsunuz. Bu hayat asla "bu dünyada çile çek, ahirette kralsın boolum" yeri değil, tabi ki faydalanacaz nimetlerden. Yunus gibi bi hırka bi lokma yaşa diyen yok kimseye, tasvip de etmem zaten bilirsiniz. Fakat bokunu çıkarmadan, kime ne kazandırdığımızın farkında olarak, seçici olarak yapmalıyız bunu...

Dayatılanı balıklama kabul etmeyeceksin hacı. Bu dayatılan bir kitap yazarı da olabilir, yönetmen de olabilir, fast food dükkanı da olabilir veya en tehlikelisi, sadece "fikir" de olabilir. Asla sorgulamadan kabul etmeyeceksin hiçbir şeyi, benim burada anlattıklarım dahil. Başka insanları veya toplumu referans almayacaksın asla, önündeki delillere ve "aklına" güveneceksin. Süs diye verilmedi o sana, biliyorum şimdiye kadar pek bunu kullanabilecek bir mecra vermediler sana, fakat seni hayvandan ayıran en önemli özelliğinin körelmemesi için çaba sarfedeceksin. Düşünecek ve sorgulayacaksın, nokta.

Okulda 5 saat fizik dersi gören bi sınıfa bir günde toptan 5 saat fizik dersi vermezler. Atıyorum 2'sini salıya, 2'sini perşembeye, tekini cumaya dağıtırlar.

Bi insana 1 saat boyunca aynı konuşmayı yapacağına, her gün 10 dakika kısaca aynı konudan bahset, bu çok daha etkili olur.

İletişim tekniğidir bu, aha ben bu boku farkında olmadan yapıyorum galiba. Oturup aynı konudan uzun uzun bahsetmek beni konuşurken bile sıkar, yazısını yazmayı düşünemiyorum bile. O sebeple ki yine sizlere daldan dala atlıyormuş gibi görünüp, esasında aynı ortak paydada buluşan şeyleri anlatacam bu yazıda. Aynı puzzle'ın, çok başka yerlerdeki parçalarını serecem önünüze, gerisi size kalmış... Birçok video link'i koyacam bu yazıya, size kolaylık olması açısından genellikle kısa süreli (1 dakika ya da daha az) video'ları seçtim, lütfen onları sabırla seyredin. Birtakım şeyleri daha iyi idrak edeceksiniz o zaman. Video'lar uçar diye n'olur nolmaz fotoğraflarını da altına koyacam ama yine de. Hadi kaynatasızlar, artık başlıyoruz.

Bluebeam projesini duymuş muydunuz? En basit tabirle gökyüzünde hologramlar üretebilen bir teknolojidir bu. Gökyüzünde hologramlar... Bir düşünün bakalım gökyüzünde hologramlar yaratarak sizi neye inandırmaya çalışabilirler? Ne tür hologramlar oluşturabilirler? Hepsini birazdan video'larıyla, fotoğraflarıyla gösterecem kaynatasızlar. Fakat ondan önce söylemem gerekenler var.

Bluebeam projesini ifşa eden kişi Serge Monast adlı gazetecidir. Serge Monast, daha önce değindiğimiz HAARP projesini, Yeni Dünya Düzeni'ni ve arkasında yatanları, bundan uzun yıllar önce çözmüş, dile getirmiş ve insanları uyarmaya çalışmıştır.

HAARP'ın iklimleri kontrol altına alma, fay hatlarını tetikleyerek depremlere yol açabilme gibi özelliklere sahip olduğunu bugün bile dile getiren birçok bilim adamı vardır. Evet, insanlık bu teknolojiye sahip.

Hologram meselesine geçmeden önce şu video'ya bir göz atın, süresi 1 dakika zaten. Avustralya'da 22 Ocak 2010 tarihinde doğal olmayan birtakım hava hareketleri oluşuyor.



Bu görüntüler photoshop'suzdur, Avustralya Meteoroloji Bürosu'ndan alınmıştır. 22 ocak 2010'da Avustralya'da oluşan bu hava hareketlerini başka birçok kaynakta da görebilirsiniz.

HAARP kesinlikle sadece ölçüm veya inceleme yapan bir düzenek değildir, atmosfere ve iyonosfere frekanslar yollayarak belli başlı doğa olayları yaratabilir, bunları kontrolü altına alabilir. Kısacası müdahale eder. Hatta düşük ve çok düşük dereceli sinyaller yollayarak kişilerin psikolojik durumlarını dahi etkileyebilir. Tüm bunlar hala deneme ve geliştirme aşamasında, insanları yarı zombi şeklinde hipnotize edebileceklerini şu an için şahsen ben de düşünmüyorum fakat çok ciddi kuvvete sahipler. Henüz geçen yıllarda bir Rus bakan, Amerika'dan şiddetli sinyal dalgaları aldıkları iddiasında bulunmuştu.

Haziran 2011'de, Louisiana'da bir amatör kamera tarafından kayda alınan şu görüntülere bir bakın: http://www.youtube.com/watch?v=wZYMCE3qbrE&feature=related


Gökyüzü bu türden dalgalı bulutlarla kaplanmış halde.

Ve işin ilginç tarafı, çok keskin düz bir çizgiyle ayrılıyor bu bulutlar.

Sizce bu "doğal" bir olay mı?

Bunlar doğal şeyler değil, bir insan müdahalesi olduğu ortada. Bu türden daha yüzlerce fotoğraf veya amatör çekim video bulmanız mümkün internet'te.

Japonya semalarında bir uçaktan çekilen görüntüler bunlar da: http://www.youtube.com/watch?v=UKxU6eaPpIs&feature=related




Belli ki o günlerde Japonya üzerinde "deneme" amaçlı faaliyetlerde bulunulmuş. Zaten garibim Japonlar kobay gibi kullanılıyor bu herifler tarafından, tee 2. Dünya Savaşı'ndan beri. İlk atom bombalarının Almanya'ya değil de Japonya'ya atılmış olmasının sebebi, yalnızca Pearl Harbor'ın intikamı falan değildi.

Neyse şimdi o konulara girmeyelim, Tesla, HAARP ve Illuminati adlı yazıda 2011'deki Japonya depremi sırasında HAARP'te oluşan değişimleri incelemiştik. Son yıllarda "bazı" deprem tarihlerinde, özellikle depremlerden birkaç gün önce HAARP'ta muazzam oynamalar oluyor. Tabi ki her depremde değil, malum dünya varolduğundan beri "doğal" yollarla gerçekleşen depremler var olmakta.

Fakat o yazıyı okuyan kaşarlı okuyucuların akıllarında bazı soru işaretleri kaldı. Neden üzerinde bu kadar konuşulan, şaibeler olan Japonya depremlerinin olduğu tarihlerde HAARP verileri bu kadar yüksek değerler gösterdi? Neden 17 Ağustos 1999 tarihindeki veriler HAARP'in sitesinde paylaşılmıyor? Neden 16 Ağustos 1999'un sadece son saatleri ve 18 Ağustos 1999'un sadece öğleye kadar olan vakti yine HAARP'in sitesinde paylaşılmıyor? Eğer HAARP sadece inceleme yapıyorsa neden her deprem tarihinde veriler bu yüksek değerleri taşımıyor, yoksa HAARP ölçmek için kafasına göre deprem mi seçiyor? Ve en önemlisi, şayet HAARP sadece ölçüm yapıyorsa, neden en az 1 gün önceden haber alınmasına rağmen kimse uyarılmıyor? Bu değişimler önceden ölçülebiliyor da bu değişimlerin yerkürenin neresinde olduğu mu bilinemiyor?

Sorular sorular... Evet kaynatasızlar, malesef bu soruların "cevabı" yok. İsteyene "kılıf" var, ben ondan almayayım.

Bir örnek daha vereyim, yine haberlere dahi konu olanından. Fakat burada durum biraz daha farklı: http://www.youtube.com/watch?v=CapXUBm8uS4

Burası Pekin, ve bu görüntüler montaj değil.


Video'daki arkadaş da bu kabarcık görünümlü şeye yol açanın insan müdahalesi olduğunu, doğal bir olay olmadığını ileri sürüyor.

Bu olay yalnızca bir "hologram", daha birçok örneğini gösterecem. Zira bu teknolojiye sahip arkadaşların yaptıkları denemeler bunlarla sınırlı değil.

Hologramları hangi amaçlar doğrultusunda kullanacakları konusuna geçmeden önce sizlerden sadece 300 kere tıklanmış olan şu youtube video'sunu seyretmenizi rica edecem: http://www.youtube.com/watch?v=ZULUwseFGrg&feature=player_embedded Çin'de, şehrin orta yerinde bir vaha oluşuyor. Binalar, dağlar ve ağaçlardan oluşan dev bir hologram... Evet şehrin ortasında, bir başka şehir beliriyor. Görenler de "ehehe ne la bu" diyorlar. Bu %100 Bluebeam projesidir, yaptıkları ise bir denemeden fazlası değildir.

Sevgili kaynatasızlar, şimdi konu daha da ilginçleşecek. Rusya'da haberlere de konu olan bir görüntü bu, ve bu şey bir bulut değil, yalnızca hologram. Mutlaka seyredin: http://www.youtube.com/watch?v=mI7_RKgq9tU



Çarmıha gerilmiş bir İsa hologramı.

İnsanlık ile nasıl oynadıklarını, nasıl dalga geçercesine at koşturduklarını gelin kendi gözlerinizle görün şimdi. Şu adreste bir arkadaşın televizyon kanallarına haber olan video'lardan derlediği bir çalışması var: http://www.youtube.com/watch?v=zcdoi0SwsrM Video'nun ilk 3 dakikasını es geçebilirsiniz, sonlarında da biraz fazla deccal-mesih muhabbetleri var, fakat ortalarında gerçek görüntüler geliyor. Sizlere kolaylık olması açısından bu hologramlardan bazılarının resimlerini de ekleyecem. Video'yu hazırlayanlara da ayrıca teşekkür ederim. 

Yine bir uzakdoğu kenti ve bu sefer bir Buddha hologramı. Nabza göre şerbet dedikleri bu olsa gerek? Ruslara ver İsa'yı, Uzakdoğululara ver Buddha'yı...
Dünyanın bambaşka biryeri. Bu görüntüde bir şey yok, sadece Güneş bu. Fakat kadrajı biraz yukarı kaldıralım mı?

Güneşin üzerinde bir başka güneşi andıran tuhaf bir ışık varlığı var. İşte bu sadece bir hologram.

Video'yu seyrederseniz bu sözde "mucize"yi gören insanların ayin yaptığını, ilahiler okuduğunu göreceksiniz.

Anladınız di mi bu teknolojiyi insanları nelere inandırmak için kullanacaklarını? Sahte mesihler, Ufo'lar...

Peki tüm bu bilgileri ve dahasını yıllar önce dışarı sızdıran Serge Monast'a ne oldu öğrenmek ister misiniz? Kendisi çalışmalarını sürdürürken alakasız bir sebepten tutuklanarak gözaltına alınır. 1 gününü nezarethanede geçirir ve hemen ertesi gün "kalp krizi"nden vefat eder. Tarih 5 Aralık 1996.

Tuhaf di mi?

Bunları ilk defa yıllar önce Serge Monast söyledi. Kendisi muhtemelen bir sebep uğruna öldü, fakat onun anlattıkları günümüzde "komplo teorisi" olarak anılıyor. Kaç delil daha lazım bilmiyorum, fakat şunu anlayın; teori yok, bu dünya üzerinde kurulan KOMPLOlar var...

Hologramik UFO görüntüleri eşltiğinde patlayıcılarla yerle bir edilen binalar... Bunu yapamayacaklarını mı düşünüyorsunuz? Aynı sözde "terör" saldırısını 11 Eylül 2001'de yaptılar patlayıcılarla, bunu unutmayın. Balık hafızalı olmayın.

Ve son olarak farklı açılardan, farklı kişiler tarafından, aynı anda kameraya alınmış bir hologram görüntüsü daha gösterelim. Kabe'den.

Bir bu açıdan bakın.


Ve aynı anda, bir başka konumdan kameraya alınan bu açıdan bakın bir de. Bunu gören bir kişi de telaşa kapılıyor hatta o esnada.

İnsanlar bu şeyin Kabe'ye indirilmiş bir "melek" olduğuna inandılar.

Allah melek indirecek, sen de bunu Sony marka kameranla çekeceksin he mi? O nasıl bi teknoloji la öyle, neyle neyi satın almaya çalışıyosunuz arkadaşım lan?

Bütün bunlar sadece birer hologramdan ibaret...

Piyasadaki UFO görüntülerinin birçoğu fake evet, fakat pilotların yeminler ederek gördüklerini iddia ettikleri, ve radara dahi yakalanmayan UFO'ların, aslında ne olabileceğini şimdi anlıyor musunuz?

Işık hologramının altında ayinler yapan insan topluluğu ve ağzı açık gökyüzündeki Ufo'ları seyreden insan toplulukları arasında bir fark görebiliyor musunuz şimdi?

Aynı teknoloji, aynı aldatmaca.

Ve sizce bütün bunların amacı nedir? İnsanları sahte mucizeler ile yanlış mesihlere yönlendirmeye çalışacak olmaları, çok düşük seviyede frekanslar yollayarak insanların zihinlerini kontrol altına alma yönündeki çalışmaları... Bütün bunların amacı insanlığa kafa tutmak değildir, buradaki amaç Tanrı'ya kafa tutmaktır.

Allah'ın sınavı "irade" üzerine kuruludur, Allah özgür iradeyi yaratır ve ona müdahalede bulunmaz. Kişi ise iradesinden ve ona uyarak yaptıklarından sorumludur.

Günün birinde sinyal dalgaları yollayarak insanları kitlesel biçimde hipnoz altına alabilecek teknolojiye sahip olduklarını bir düşünün... Bu Tanrı'ya zıt gitmek, rest çekmektir. "Şimdi bu insanları ne ile sınav edeceksin? Onların iradeleri bizim elimizde ve senin sistemin yanlış" demektir. Tanrı'ya yanılabileceğini ispat etmeye çalışmaktır bu, peki şimdi soruyorum; bunun Lucifer'ın yapmış olduğundan farkı nedir?

Aynı kibir, aynı isyan.

Ve öyle inanıyorum ki, düşlediklerini gerçekleştirecek kadar ileriye de gidemeyecekler.

Her neyse, Ağustos 2011'de İngiliz hükümeti, UFO belgelerini halkla paylaştı.


Bu adrese girdiğinizde paylaştıkları dökümanları görebilirsiniz: www.nationalarchives.gov.uk/ufos/

Yandaki reklamları bilhassa koydum ki "Start your own UFO research" (haydi siz de Ufo'ları araştırın) reklamını görün diye.

Eğer UFO'lara inanır, elinizde dürbünlerle UFO ararsanız, tam da onların istediği şeyi yapmış olursunuz. Daha önce de dediğim gibi bu koca evrende yalnız olmayabiliriz, evrenin bambaşka köşelerinde bambaşka medeniyetler de varolabilir, fakat Ufo'larıyla bizi ziyaret etmeleri, gelip bize savaş açmaları, ya da çok ulvi varlıklar olup bizlere yardım ediyor olmaları... Orada dur dayı.

Ufo'ları ve sözde dünyayı ziyaret eden uzaylı varlıkları, hem tek bir dünya devletine giden yolda bir araç olarak, hem de cinleri bir kamufle etme aracı olarak kullanacaklar. "Ufos are demons" diyen, ve yıllardır bu kişileri ifşa eden katolik "Fritz Sprinmeier" ismini bir araştırın bakalım. Kendisi "banka soygununa karıştığı" gerekçesiyle 10 yıl hapse atılmıştı.

Yine tuhaf di mi?

İnsanları uyarmaya çalışan "John Todd" ismini de bir araştırın. Kendisi eski bir gizli örgüt üyesiyken aralarından ayrılıyor ve bazı şeyleri deşifre ederek insanları uyarmaya çalışıyor. Derken 70'li yılların sonunda tecavüzden 30 yıl hapse çarptırılır ve 2007'de bulunduğu rehabilitasyon merkezinde ölü bulunur.

Hayat hep bu türden tuhaflıklarla doludur zaten.

İşte bu yüzden diyorum ki, şimdi internet büyük nimet. Önceden araştırmacıların hangi yaptırımlarla karşılaştıklarını görüyorsunuz. Peki şimdi ne yapacaklar? Internet var, kontrolü imkânsız bir bilgi akışı var, bunlardan haberdar olan insan sayısı gün geçtikçe artıyor. Ne yapacaklar ulan, tüm insanlığı gaz odalarına mı dolduracaklar?

Bir bok yapamazlar.

O sebeple ki paylaşın bunları. Ayık olun, uyanık olun ve başta sevdiklerinizi haberdar edin.

Internet'i tüm gün Facebook ve Youtube başında durarak, abidik oyunlar oynayarak kullanıyorsanız, onların istediği şeyi yapmış olursunuz. Dünyanızı daraltmayın. Kimseye 7/24 bilimsel makale okuyun diyen yok, fakat azcık da sizi gerçeklerden haberdar edecek şeyleri okuyun, bunlara ulaşması o kadar da zor değil artık. Azcık kafanızı kaldırın.

Köyde cenazeye gelmeyeni, düğünde halaya almazlar sevgili kaynatasızlar.

Asla bu blog'la da sınırlı kalmayın, Erol Bilbilik yıllardır yırtınıyor, bir şeyleri izah etmeye çalışıyor, fakat kim dinliyor? Kaçınız şu güne kadar bir Erol Bilbilik kitabı okudunuz? Bazen televizyon programlarına katılıyor bakıyorum, Youtube'a eklenen video'ları en fazla 3.000 - 5.000 kere tıklanmış oluyor bu adamın. Onlar da zaten seyredip bi daha seyretmek isteyenlerin tıklamaları olur genelde. Fakat otisabi'nin Ajdar'la beraber çıktığı kıytırık Show Tv programını yüzbinlerce kez seyreder sığır ekşiciler. Popüler kültürün popüler sığırları sizi. Biz bunları anlattığımız zaman da gerçeklerle sadece sikindirik bir sikkofield blog'unda karşılaşmış olan beyin nöronlarına sıçtığımın ekşicisi "ne diyosun sen yeeaa yok öyle şeyler swh" triplerinde eleştirel gavatlık yapar. Ulan bunlar zaten yıllardır anlatılıyor be kafasına patır patır sıçtığımın çocuğu.

Hayatı alt yazılı Cnbc-e dizilerinden öğrenen, yabancı dilde Facebook iletisi yazmayı elitlik ve cool'luk zanneden, Barney Stinson osursa ona bile gülüyomuş rolü yapan, 2 biraya sarhoş olan puştun çocukları sizi. Üniversite festivaline Kubat gelse götü başı ayrı oynaya oynaya danseden ama eve gidince Led Zeppelin şarkısı paylaşan, hayat fonunda Pink Floyd çaldığını zanneden, bilmediği duygular hakkında ahkâm kesen, sabah akşam pizza ve hamburger yiyen obez Amerikan halkından hiçbi farkı olmayan, önüne popüler kültür ne koysa onu yiyen sözde marjinal özde gavat sığır sürüsü sizi.

Oh boşaldım lan, peçete var mı?

Şimdi gelin bambaşka biryere çekeyim sizi: http://www.youtube.com/watch?v=niGLijlQ6WU

Bu video'nun başında konuşan kişi, Dick Cheney'in eşidir. Dick Cheney ise bildiğiniz üzere Bush döneminde ABD başkan yardımcısı ve senato başkanıydı.

Ne diyor Dick Cheney'in eşi? "Dick Cheney ve Barack Obama kuzendir"

Bunu Barack Obama'nın kendisi de kabul ediyor, uzaktan kuzendir bu iki şahıs.

Şimdi de şu habere bir bakın: http://www.youtube.com/watch?v=_ldZS9PL9KE&feature=related CBS'in logosu masonik tek gözdür ayrıca evet, kendileri yayınlıyor bu haberi. George Bush'un kimlerle "akrabalık bağı" bulunduğunu gösteriyorlar. Aklınızın alamayacağı kişiler ile kanbağı bulunmakta George Bush'un.

Albert H. Spencer'ın araştırmalarına göre de Bush ailesi, Obama, Nixon, Roosevelt aileleri ile kanbağına sahipler. ABD'nin ilk başkanı George Washington'ı da bu soy ağacına ekleyebilirsiniz. George Washington ile beraber Bill Clinton, George W. Bush ve tabi baba George H. W. Bush, Franklin Roosevelt, hep akrabalık bağına sahiptirler. Birbirleriyle kanbağı bulunan ABD başkanlarını görmek için buraya da bakabilirsiniz.

17. yüzyılda yaşamış olan Thomas Hinckley adlı koloni patronu, hem George Bush'un hem Obama'nın atasıdır.

Bush'un dolaylı yoldan başka kimlerle mi akrabalık bağı var? Winston Churchill, İngiltere kralı II. Charles ve Godfrey de Bouillon.

Bouillonlu Godfrey kim mi? 1. Haçlı seferinin liderlerindendir. Kudüs ele geçirilince Kudüs Krallığı'nın başına geçen hükümdardır, tarih: 1099.

Aynı kanbağını taşıyan bir diğer aile, yani Bush ailesi, yüzyıllar sonra yine aynı coğrafyada, Ortadoğu'da terör estirmektedir.

Bush'un bundan bir önceki seçimlerdeki rakibi olan John Kerry, hem Bush'un uzaktan kuzenidir, hem de Bush gibi Bones and Skulls adlı satanist cemiyetin üyesidir. Bir seçimi kazanmanın en garantili yolu da, rakibin senden olmasıdır zaten.

Hayat ne tuhaf di mi?

Bunlar ciddi bilgilerdir ve bunlara birçok kaynaktan ulaşabilirsiniz. Hayata size sundukları çerçevenin dışından baktığınızda, asırlardır dünyayı yönetenlerin aynı kanbağına sahip olduğunu, her şeyin bir amacı olduğunu ve asırlık planlara dayandığını göreceksiniz.

Kullandığınız oyun çok değerli olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Oy kullanarak bir şeyleri değiştirebileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Dünyada hükümdarlık kuranların yüzyıllardır hep aynı elit ailelerden çıkmasına ne diyorsunuz peki?

Bu dünyayı kendi haline bırakmadılar, dünyadaki enerji kaynaklarını da kendi haline bırakmadılar... Çin'in kömür yatakları kimin bilin bakalım? Nathan Rothschild.

Nazi kartal sembolü bu. Kartalı bugün başka nerelerde görüyorsunuz?

ABD'de?

CIA'de?
1 Amerikan dolarında?

Bir sembol, hele hele kartal gibi bir hayvan, birçok medeniyet tarafından kullanılmış olabilir tarihte. Belki Kızılderili kabilelerinde de vardır, belki Mayalarda da... Fakat bu yukarıda gösterdiğim kartal sembollerinin kullanımı tesadüf ile açıklanamaz, birazdan gelecem bu konuya. Daha da kurcaladığınız zaman çift başlı kartal sembolünün Rothschild arması olarak da kullanıldığını, ve hatta Bizans (Doğu Roma İmp.) ve Selçuklu gibi bazı Türk devletlerinde de kullanıldığını göreceksiniz. Şamanizmde bu kartalın önemli bir yeri vardır, ve bu diyeceğim şahsi fikrimdir ki günümüzdeki New Age ve ruhçuluk esintilerinin ilk kaynağı muhtemelen Türklerin de ilk yurdu olduğu ileri sürülen Mu Kıtası olabilir.

Bir sembol, çok farklı medeniyetler tarafından, çok farklı anlamlar yüklenerek kullanılabilir, bunda bir sorun yok.

Fakat yakın tarihteki tüm bu Nazi ve Amerikan CIA kartalları arasında bir ilişki yok mu sizce? Tesadüf mü hepsi? Yoksa aynı öğretinin esintileri mi var?

İsteyen "la Beşiktaş da kartal ehoeheo" diye öküze bağlayabilir, isteyen de Nazilerin kullandığı gamalı haç sembolünün bile bir pagan sembolü olmasını göz önünde bulundurarak bir şeyler çıkarabilir. Bakmak ve görmek arasında fark var sonuçta.

Konumuz kanbağıydı, oraya geri dönelim. Hitler'in büyükbabası kimdir? Halen belli değil kaynatasızlar, halen belli değil... Bize ne bundan demeyin, birazdan gelecem neden önemli olduğuna. Hitler'in 1930'da söylemiş olduğu bir söz var: "İnsanlar benim gerçek kimliğimi hiçbir zaman öğrenmemelidirler. Nereden geldiğimi ve aile geçmişimi hiçbir zaman bilmemelidirler."

Bu sebeple olacak ki nazilerin haritadan sildiği ilk yerleşim alanı Döllersheim adındaki köydür. Hitler, Döllersheim'da tankların atış talimi yapacağını, bu araziyi o amaçla kullanacağını söylemiş ve bu köyü talan ettirmiştir. Fakat daha sonra Döllersheim'da tek bir tank bile atış yapmamıştır.

Neden?

Döllersheim, Hitler'in babası Aloys Hitler'in doğum kayıtlarının bulunduğu kasabaydı. Adolf Hitler'in babaannesinin mezarı ve belki de Hitler'le bağı bulunan birçok kişinin mezarı işte bu Döllersheim denen yerdeydi. Hitler bu mezarlığın yok edilmesi emrini vererek aynı zamanda tüm geçmişini ve tüm anılarını da kasıtlı olarak ortadan kaldırmıştır. Adolf Hitler'in babası Aloys Hitler'in babasının kim olduğu ise halen bilinmemektedir. Sadece ortada dönen "iddia"lar var o kadar.

Hayat tuhaf di mi?

Hitler ailesinin esas soyadı Schicklgruber'dir. Baba Aloys Schicklgruber 39 yaşındayken, hiçbir mahkeme kararı veya bürokratik işleme gerek kalmadan, soyadını durduk yerde Hitler olarak değiştirmiştir. Ve bu sayede Adolf Schicklgruber olarak doğacak çocuk, Adolf Hitler olarak doğmuştur.

1930'lu yıllara kadar Hitler'in geçmişini araştırmayı bırak, fotoğrafını çekmek bile yasaktı.

Şimdi bu bilgiler doğrultusunda Hitler'in dedesi aha şudur diyemeyiz, fakat Hitler'in çok ilginç kişilerle akrabalığı olduğu ortaya çıkarsa şaşırmayın. "William Patrick Hitler" bizim Adolf Hitler'in yeğenidir, ve vakti zamanında Hitler'i şantaj edecek bilgisi vardı bu şahsın. Onun iddialarına göre Hitler'in dedesi bir yahudiydi. Ardından Adolf Hitler, bu şantajcı yeğenini yanına çağırır, cebine biraz para sıkıştırır ve sesi fazla çıkarsa başına bir şeyler gelebileceği uyarısında bulunur.

Sonuç ise şu: Hitler asla hasbelkader dünya tarihinde sivrilmedi. Hitler rastgele bir adam değildi. Özenle seçildi, yetiştirildi ve yükseltildi.

Neden mi?

Ey yahudileri öldürdü diye Hitler'e sempati besleyen dalyaraklar, iyi dinleyin şimdi beni.

Hitler'in diğer Polonyalılar, çingeneler vs ile beraber düzenli soykırıma tabi tuttuğu yahudiler, sadece masum sivillerdi. Hitler'den kaçabilen yahudiler ne yaptı dersiniz? Günümüzde İsrail Devleti'nin olduğu bölgeye göç ettiler. Kendilerini Rothschild'in sevgi ve şefkat (!) dolu ellerine attılar. Ve buna bağlı olarak 2. Dünya Savaşı'nın sonunda, Mayıs 1948'de İsrail Devleti resmen kurulmuş oldu.

Yahudilerin katliam emrini verenler, Hitler'i gizliden gizliye destekleyenler ise, yine bu yahudi elit bankerlerden başkası değildi.

1. Dünya Savaşı'nda Hicaz bölgesi ve Filistin, Osmanlı'nın elinden alınmıştı. Fakat burada kurulması amaçlanan yahudi devletinde yaşayacak yahudiler yoktu, yahudi nüfusu Avrupa'daydı.

2. Dünya Savaşı'nda kendilerini Hitler ve nazilerinden kurtaran yahudiler ise işte bu bölgeye göç ederek bir yahudi devletinin kurulmasını sağladılar.

Bu işlerin perde arkasındaki adam Rothschild adlı banker ve onun hem dostu hem rakibi olan elit ailelerdir. İsrail Devleti, Rothschild'in bir nevi özel mülküdür.

Sevgili ırkçı deyyuslar, hala Hitler'e sempati besliyor musunuz?

Hitler kimlerin ekmeğine yağ sürmüştür azıcık da olsa görebiliyor musunuz?

Bu hayatta malesef çok az şey göründüğü gibidir. Ya da "görmek istediğiniz gibidir". Biraz o sikindirik egonuzu yumuşatarak baktığınızda, birtakım şeylerin ne kadar farklı olduğunu göreceksiniz. Bunu Hitler için yapabilirsiniz, fakat bağlı bulunduğunuz zümreye ait zıt fikirlere kapalı olursunuz genelde. Anne ve babanız katil olsalar, bunu kabul edebilir misiniz? O hesap.

Ve şöyle de bir gerçek var ki, etrafındaki kişiler Hitler'i bir "tanrı" olarak görüyorlardı. O kadar benimsemiş, o kadar etkilenmişlerdi...

"Siz de kimseden çok fazla etkilenmeyin", desem size bu en fazla aşk acısı çeken adama "sana kız mı yok boolum" tavsiyesi veren adamın yaptığından farklı olmayacak. Ama siz yine de kimseye körü körüne bağlanmayın ehehe.

Neyse sevgili kaynatasızlar, yazının bu kısmına kadar anlattıklarım genelde derlemiş olduğum bilgilerdi. 

Şimdi biraz yapmaya ara verdiğimi söylediğim medya ifşalarını yapacam, birtakım sikimsonik tespit ve gözlemlerimi paylaşacam sizlerle. Jay-Z'yi, Heath Ledger'ın ölümünü ve bazı filmleri biraz kurcalayalım bakalım, haydi kaynatasızlar.

Öncelikle size birkaç soru soracam; Jay-Z'nin olayı ne? Niye meşhur bu herif? Neden milyon dolarlık serveti var?

Jay-Z

Şimdi hacılar Jay-Z adlı şahıs bir masondur, bu öyle sır bir bilgi de değil, gösterecem birazdan bilmeyenler için. Jay-Z'nin kendisi gibi mason olan Rick Ross adlı siyahi rapçi şahıs ile bir düeti var, ve şarkının adı "Free Mason" (hür mason). Bu şarkı öyle sıradan bir şarkı değil, eğer sadece benim bu blog'da yazdıklarımı bile baştan sona okuduysanız, bu şarkıdaki sözlerin ne manaya geldiğini daha iyi anlayacaksınız. Fakat yine de psikopat olduğum için açıklayacam bu sözleri.

Şarkının her bir sözü, bu blog'da anlatılanların birer sağlaması niteliğinde, fakat ben de bir insan evladı olduğum için yalnızca bazı can alıcı kısımlarını inceleyecez şarkının. İnceleyeceğim dörtlüklerin anlamlarını aşağısına yazdım, üşenmeden okuyun, haydi kaynatasızlar:

We the lost symbols, speak in cryptic codes
Ancient wisdom, valuable like gifts of gold
I embark on life, my path is all math
I understand the codes these hackers can't crack

Meali: Bizler kayıp sembolleriz, gizli kodlarla konuşuruz
Eskilerden kalma (tarihi) bilgelik, altın kadar değerlidir
Hayata atılırım, benim yolum sırf matematiktir
Hacker'ların kıramadığı şifreleri ben anlarım

Kabalistik öğretiden bahsediyor burada sevgili Rick Ross. Bildiğiniz gibi semboller ve matematiksel düzen kabalacılar ve masonlar için çok ama çok önemlidir. Misal klasik fiziğin kurucusu Isaac Newton kabalacıdır ve simyacıdır. Bir elementten başka bir element elde etmektir simya, genellikle de altın elde etmek için uğraşılır simya ile. Bu sözlerde şair diyor ki; masonuz, kabalistiz ve bu öğreti bize eskilerden kalmıştır akıllı olun. He tamam canım.

Kabala ne zaman yazıldı, mucidi kim, bunlar bilinmiyor. Fakat Tapınak Şovalyeleri'nin eline geçmesi 1. Haçlı Seferi'nde oluyor. Papa'nın haçlı ordusuna harbi Hristiyanlar olarak katılan bu Tapınak Şovalyeleri, Süleyman'ın Tapınağı'nda bir şey buluyorlar, ve onu bulunca derin bir "hassssktiiir" diyorlar. Bu buldukları şey; kabala adı verilen, çok az kelime ve müthiş bir matematiksel düzenle yazılmış bir kitaptır. Gariptir, 1. Haçlı Seferi'ndeki en büyük katliam da Süleyman'ın Tapınağı'nda olur.

Tarihi genelde kazananlar yazar, fakat bu katliamı kendileri dahi inkâr etmiyor. Örneğin 1. haçlı ordusunda bizzat bulunan Fulcher of Chartres şunları der: "Bu tapınakta 10.000 kişi öldürüldü. Gerçekten orada olsaydınız ayaklarımızın ayak bileklerine kadar öldürülenlerin kanı ile kaplı olduğunu görürdünüz. Daha başka ne denilebilir? Buradaki hiç kimse hayatta bırakılmadı; ne kadınların ne çocukların hayatını bağışladılar."

Neden bu katliamı Süleyman'ın Tapınağı'nda yaptılar? Veya sürdürmekte oldukları bu katliamı neden bu tapınakta iyice abartarak herkesi kılıçtan geçirdiler?

Bir şeyleri saklamak için olabilir mi? Örtbas etmek için, yayılmasını ve duyulmasını engellemek için olabilir mi?

Tıpkı Hitler'in, kendine ait belgelerin bulunduğu Döllersheim kasabasını yerle bir etmesi gibi...

Tapınakçılar elde ettikleri bu güç ile Avrupa'da baya bir varlık sahibi olurlar, ardından yıllar sonra Papa bunların bi kısmını idam ettirir, bir kısmını Malta'ya sürdürür. Ve yüzyıllar sonra, Tapınak Şovalyeleri'nin mirasına konan elitler Illuminati'yi kuracaklardır.

Tarihte biraz daha geriye gidecek olursak firavunlar döneminin Mısır'ı ve ondan önce de Babylon (Babil) bu gizli öğretiye sahipti. Yani günümüzdeki elit aileler, Babil'in mirasçılarıdır. Onların günümüz versiyonundan ibaretlerdir.

Neyse şarkıya devam edelim kaynatasızlar.

I'm iconic in the field, like Solomon's Seal
Allow my flow time to sink into the temple
Free Mason, freelancer, free agents, we faster
Big contracts, big contractors
Built pyramids, period we masters

Meali: Ben sahada semboliğim, tıpkı Süleyman'ın mührü gibi
İzin ver zamanımın akışını tapınağa gömeyim
Hür mason, bağımsız yazar, büyük kimseler, biz daha hızlıyız...
Büyük antlaşmalar, büyük taraflar
Piramitleri inşa ettiler, bizler üstadız, nokta.

Evet burada biz süperiz höyt deyu meydan okuyorlar. Süleyman'ın mührü (veya Davut'un yıldızı) bildiğiniz gibi günümüzde İsrail bayrağıdır. Hz Süleyman'ın bu şahıslar için ayrı bir önemi var, zira kabalayı onun tapınağından zorla alarak onun mirasçısı gözüyle görüyorlar kendilerini. Rothschild'lerin de "Solomon" adına sahip çocukları olmuştur. Peygamberlere maledilmiş bir sembolün, günümüzde siyonizm amblemi olarak kullanılması ise size bir ipucu versin. Peygamberlerin siyonizm ile bir alakaları olamaz, yani bir sembol çok farklı manalar veya vitrin hikâyeleri yüklenerek kullanılabilir. Önemli olan "şu an" hangi maksat ile kullanıldıklarıdır.

A lot of great thinkers and a lot of great inventors
All white mansion, I'm the child of God
All black diamonds, times were hard
New Rolls Royce, guess you made it, nigga

Meali: Birçok büyük düşünür, büyük mucit...
Bütün beyaz köşk, ben tanrının çocuğuyum (he oldu)
Tüm siyah elmaslar, zor zamanlardı.
Yeni Rolls Royce, başardın onu zenci.

Bildiğiniz gibi özellikle son yüzyıllarda birçok filozof ve mucit aha bu masonların yahut kabalayla uğraşan kişilerin arasından çıktı. Mozart'tır, Dekart'tır, J.J.Rousseau'dur, bunlar bilinen masonlardır... Zaten ismi Jean Jacques Rousseau olan adam mason olmayacak da ne olacak anasını satayım, ben Jean Jacques Rousseau olsam dünyayı ele geçirmeye çalışırdım amına koyim. Esas başarı Hüseyin Çimşir'ken biyerlere gelebilmek olum.

He işte ne diyoduk, eskiden yoksulken, mason olduktan sonra nasıl servet ve varlık sahibi olduklarını belirtiyorlar burada ki şarkının büyük çoğunluğu da bu konu üzerinde zaten, bir nevi köyden indim şehire tribi atıyor sevgili siyahi rap'çiler. Şimdi gelelim Jay-Z'nin söylediği bölüme:

Niggas couldn’t do nothing with me they put the devil on me
I would have preferred if niggas would squeeze the metal on me
Rumors of Lucifer, I don’t know who to trust

Meali: Zenciler bana bir şey yapamazlar, üzerime şeytanı yerleştirdiler
Üzerime metal sıkmalarını tercih ederdim
Lucifer'ın söylentileri, kime güveneceğimi bilmiyorum

Kaynatasızlar, bende kalın. Şimdi şu video'da Jay-Z "ruhlar tarafından ele geçirildim" diyor, amatör bir kayıt bu. Jay-Z'nin prodüktörlüğünü yaptığı Kanye West'in de "i sold my soul to the devil" (ruhumu şeytana sattım) türünden açıkmaları var. Aynı şekilde Katy Perry'nin de... Ve bazı ünlü yıldızların da...

Kaşarlı okuyucularımız biliyordur, zihin kontrolü altındaki kişilerin şeytanla anlaşma yaptıklarını, bir şekilde bedenlerini başkalarıyla paylaştıklarını söyledikleri video'lar bulunmakta. Bu "ruhumu şeytana sattım" meselesi yalnızca bir mecaz değil bu kişiler için. Ritüeller sırasında kendini ruh şeklinde tanıtan cinler ile münasebetleri olduklarını dile getiriyor bu kişiler. MK-ULTRA projesi ile bu insanların kişilikleri bölünüyor ve bedenleri şeytanlar/cinler ile paylaştırılıyor (demonic possession). Evet inanması güç, evet kulağa bilim kurgu gibi geliyor, fakat gerçek bazen bilim kurgu romanlarından daha kurgusaldır.

Bu sene MTV ödül töreninde en iyi mesaj veren video klip, Lady Gaga'nın Born This Way'i seçildi.

Born This Way'in verdiği mesaj neydi?





Mesaj falan yoktu güzel arkadaşım, tamamiyle satanist sembol ve ritüellerle dolu bir klipti Born This Way. Haberi olmayanlar kesinlikle okusunlar şu yazıyı, didik didik ettik Born This Way'in klibini ve sözlerini: Lady Gaga ve Zihin Kontrolü - Volume II

Jay-Z de şarkısında bunlardan bahsediyor işte, bu ele geçirmeden, "demonic possession"dan...


Jay-Z'nin üzerinde yazan söz şudur: "Do what thou wilt" (istediğini yap). Tam hali ise "do what thou wilt shall be the whole of the law"dır.

Bu söz Aleister Crowley'e aittir.  Hani şu meşhur koyu luciferian Aleister Crowley...

Yaa.

Bu kişilerin hangi öğretiye sahip olduklarını görüyor musunuz?

Şarkıya devam edelim:

Bitch I said I was amazing
Not that I’m a Mason
It’s amazing that I made it through the maze that I was in

Meali: Hayret vericiyim demiştim
Masonum diye değil,
İçinde bulunduğum labirentten geçerek yaptıklarım hayret verici

Başardıklarının mason olmasının bir sonucu değil de, kendi başarısı olduğunu falan söylüyor burada işte. Kendine bir pay çıkarıyor sevgili Jay-Z.

Ve nakarat;

I go to the grave before I be a bitch nigga
Better behave, you're dealin' with some rich niggas
Started in the ghetto, now we worldwide
Multiplying and I pray to God we never die

Kaltak bir zenci olmadan mezara giderim
Akıllı ol, varlıklı zenciler var karşında
Gettolarda başladık, şimdi dünya çapındayız
Çoğalıyoruz, ve tanrıya dua ederim, biz asla ölmeyiz.

"We never die" (asla ölmeyiz). Bu ölümsüzlük vurgusu aklınızda olsun zira bu konuya tekrardan değinecem. Yine masonik/luciferian bir şarkı sözü, ve yine bir ölümsüzlük vurgusu...

İşte böyle ciğerler, 5000. defa gördüğünüz gibi artık "biz buradayız" diye bağırıyorlar. Hatta Jay-Z'nin sahibi olduğu müzik şirketinin adı ne biliyor musunuz?


"ROC-A-FELLA" Records.

Rocafella nedir?

Sığır değilseniz anlamışsınızdır.

John D. Rockefeller'a ithaf edilmiş, ve muhtemelen Rockefeller ailesinin bir kolu tarafından finanse edilen bir müzik firması. Rockafeller Center'a New York'ta "Rocafella Center" der zenciler.

Peki bu Rocafella (Rockefeller) Records'un bir diğer meşhur şarkıcısı kimdir?

Jay-Z ve Kanye West

Kanye West.

Önceki yazılarda bahsettiklerimi tekrar anlatmaktan sıkılıyorum, fakat hatırlatmakta yarar var, Kanye West'in de klip ve şarkılarında masonik ve luciferian sembollere rastlamanız mümkün. Zira kendisi de ruhunu şeytana sattığını itiraf ediyor, konserinde dahi: http://www.youtube.com/watch?v=2DIwY6DCHt4&feature=related

Şirketi görüyor musunuz?

Üst dereceli masonluk ve satanizm arasındaki bağı da görüyor musunuz?

Ve bu insanların nasıl güç sahibi olduklarını görüyor musunuz? Hayır şarkıcılardan bahsetmiyorum, onlar ne ki... Uğruna müzik şirketi kurulan, dünyadaki enerji kaynaklarına sahip olan, bu mal ve mülk saltanatına sahip olan ailelelerden bahsediyorum.

Luciferian ailelerden...

Her neyse. Biraz araştırırsanız zaten durumun farkında olup kıllanan diğer rap'çilerin, Jay-Z ve Kanye West'e şarkılarında yaptıkları göndermeleri de göreceksiniz.

Şimdi konuyu biraz değiştirelim. Konuyu bilen kişiler tarafından filmlere bırakılan işaretlere bir göz atalım. Bazı sikimsonik tespit ve gözlemlerim oldu, onları paylaşacam kaynatasızlar.

Heath Ledger'ı bilirsiniz, aktör ve Batman the Dark Knight'ın Joker'i. Kendisi hayatını kaybettikten sonra Joker rolüyle oscar kazanmıştı. 28 yaşında, "yanlış ilaç kullanımı" yüzünden vefat etti Heath Ledger. Peki Heath Ledger'ın son filmi neydi?

Imaginarium of Doctor Parnassus adındaki fantastik filmdi onun son filmi. Çekimleri esnasında hayatını kaybetti. Peki nedir bu filmi burada anlatacak kadar ilginç kılan? Filmde Dr Parnassus'un bir hayal dünyası var ve bu dünyaya girenlere birtakım vaadlerde bulunuyorlar. Dr Parnassus ise şeytanla bir anlaşma yapıyor.

Dr Parnassus'un sahnesi bu. Bu sahnede bir "ayna" var, ve o aynanın arkasına geçenler Parnassus'un dünyasına giriyorlar.

Tamam lafı uzatmıyorum, bu filmin teması; Şeytan'ın vaadleri ve zihin kontrolü.

Filmin başlarında tepedeki her şeyi gören göz özellikle kadraja alınıyor, ve tabi ki sahne içerisindeki ayna da öyle. Aynanın bir zihin kontrolü öğesi olduğundan bahsetmiştik önceki yazılarda. Filmde her şeyi gören göz, ayna ve Lucifer'ın vaadlerde bulunup sonra sözünden dönmesi gibi artık bu konunun klişe olan her öğesi sıkça karşımıza çıkıyor. O yüzden ben uzun uzadıya "bakın şurda şunu anlatıyürler, burda bunu yapıyürler" diye filmi anlatmayacam.

İlginç olan şey, Heath Ledger bu filmde ölü bulunuyor, hem de tuhaf bir biçimde...

Heath Ledger'ın alnındaki sembol size de tanıdık gelmiştir muhakkak.
Masonik bir sembol.
Ve cebinden çıkan nesneler de aynı şekilde...
Masonik semboller. Ve tarot kartındaki ayağından asılı olan adam figürüne dikkat, satanist bir ritüeldir.

Asılı olmayan ayağın biraz kırılmış ve aşağı konumdaki duruşuna dikkat edin.

Kaynatasızlar şimdi bambaşka bir filme geçiyoruz fakat bende kalın, filmlerinde satanizmi sık sık işleyen Roman Polanski'nin Dokuzuncu Kapı filmine bir göz atacaz.

Ninth Gate'den bir kare, asılmış adama dikkat. Bu adamın bu şekilde kurban edilmesinin sebebi ise...
...Filmde Lucifer tarafından yazıldığı iddia edilen kitapta da aynı figürün bulunması.

Bambaşka 2 film ve aynı satanist ritüel.

Bu figür "hastalıklı ruh, bekleyiş" vs gibi anlamlara sahip. Kesin başka derin anlamları da vardır lakin ben bilmek istemiyorum. Çok da sikime onların antin kuntin ritüelleri, abuk subuk inanışları... Fakat aynı figür bambaşka yerlerde karşımıza çıkıyor. Konuyu bilen insanlar tarafından bu şekilde senaryoya dahil ediliyor.

Şimdi parçaları birleştirelim mi kaynatasızlar?

  • Heath Ledger son filminde birtakım masonik ve luciferian semboller eşliğinde ölü bulunuyor.
  • Cebinden asılmış adam kartı çıkıyor.
  • Aynı asılmış adam figürü, aynı şekilde, satanizmin işlendiği bir Roman Polanski filminde de karşımıza çıkıyor.
  • Ve Heath Ledger reelde 28 yaşında hayatını kaybediyor.
  • Ölüm nedeni ilk başta "overdose" zannediliyor, Amy Winehouse'ta olduğu gibi, o da overdose'dan öldü sanıldı fakat kanında uyuşturucu maddeye rastlanmadı. Fakat daha sonra yanlış ilaç kullanımından olduğu ortaya çıkıyor. "Kaza" deniliyor.

Heath Ledger'ın ölümü konusunda bir iddiada bulunmuyorum. Siz şu an ne düşünüyorsanız, aşağı yukarı ben de aynısını düşünüyorum. Açıkçası ne düşündüğümü ben bile bilmiyorum kaynatasızlar, sadece bazı işaretleri koydum ortaya.

Fakat şu var ki bazı filmlerde, konuyu bilen, bilgi ve tecrübe sahibi kişilerin bıraktığı işaretleri görürsünüz. Bazen detaylarda gizlidir bunlar. Öyle işaretlerdir ki, ne Veit soğuk ağda kokulu Elif Şafak kitaplarında, ne sığır ekşici entry'lerinde, ne de "geçen gün sevişiyorum" temalı Kezban blog'larında bulabilirsiniz bu işaretleri. Görmek isteyenler için apaçık ortada dururlar ya da saklanırlar, ama oradadırlar.

Heath Ledger'ın son filminin Dr. Parnassus olması ve garip biçimde ölü bulunması tuhaf bir detay tabi. Yalnız bir diğer tuhaf şey de, Heath Ledger hayatını kaybettikten sonra onun rolüne devam eden aktörlerden birinin Johnny Depp olması. Johnny Depp, Ninth Gate filminin de başrol oyuncusu ve Dr Parnassus filminin de...

Yine Johnny Depp, bir zihin kontrolü yöntemi olan Alice in Wonderland filminde de oynamıştı geçen sene ve ne gariptir ki kendisi, kendi ağzıyla "kendi filmlerini seyretmediğini" söylüyor.

Kendisi de bir zihin kontrolü kurbanı olabilir mi?

Garip şeyler bunlar.

Eğer şu blog'da anlattığım tüm yazıları okuduysanız, konunun ilginçliğini ve bütünselliğini görmüşsünüzdür.

Dr Parnassus'tan birkaç kare daha paylaşacam sizlerle kaynatasızlar.

Dr Parnassus'un aynasının arkasına geçiyorlar bu kadın ile, vefat ettiği için Heath Ledger, aynanın arkasında başka ünlü aktörler tarafından canlandırılıyor. Mesela burada Johnny Depp oldu kendisi.

Aynanın arkası dediğim yer, Dr Parnassus'un hayal dünyası. Ya da bir başka deyişle "herkesin hayallerine kavuştuğu o büyülü dünya". Onların aldatıcı dünyası...
Aldatıcı dünyanın baş karakteri ise tabi ki Lucifer'dır. Lucifer gerçekte karşımıza bir beden halinde takım elbiseli vaziyette çıkmıyor tabi ki, film bu, siz mesaja bakın.
Kadına bir "seçim" yapması gerektiği söyleniyor. Lucifer'ın yaptığı da budur, size yeni bir şey ekleyemez, ona gücü yoktur. Sadece size seçenek sunar ve sizde hali hazırda var olanı ortaya çıkarır. Eğer iradeniz zayıfsa.

Ve ilginç bir sahne daha, yine bir "ölümsüzlük" vurgusu karşımıza çıkacak Şeytan temalı bir filmde.

Bu gemilerdeki kişiler;
James Dean, Rudolph Valentino ve Prenses Diana. Üçü de çok genç yaşlarda, şaibeli şekillerde hayatlarını kaybettiler. Ve onlar için ne diyor Johnny Depp biliyor musunuz?
Öldüler, fakat aynı zamanda "ölümsüzler".
"They are forever young". Sonsuza kadar gençler.
İşte şeytanın vaadleri; "sen Tanrı'sın".

Şeytan size yalnızca seçenek sunar, vaadde bulunur, ve aldatıcı bir düşmandır.

Bu vaadlere kapılma sebebi ise şudur: Kibir.

Saygınlık isteği, kendini başkalarıdan üst bir konumda görme isteği, kendinin farklı olduğunu ispatlama çabası. Ve tüm bunların bir üst seviyesi, ölümsüzlük ve tanrısallık arayışıdır. Tüm bunlara kibir yüzünden kapılır insan.

Lucifer'ın, yani İblis'in, harika bir analizinin yapıldığı Şeytanın Avukatı filmini bilirsiniz. O filmi seyretmenizi muhakkak öneririm, ve size Şeytanın Avukatı filminin son cümlesini göstereyim, şeytan rolündeki Al Pacino söylüyor bunları:




Ehehe.

Sizce Kuran neden insanın onlarca hissi varken, yalnız ama yalnız "kibir" üzerinde bu kadar duruyor? Neden kibirle ilgili onlarca ayet var?

Her şeyin kaynağı o.

Tüm hikâyenin başlangıcı da o.

Kibir ve kibir yüzünden sahip olduklarınız, sizi zamanla korku sahibi yapar. Kaybetme korkusuna sahip olursunuz. Hayatı ise yalnızca cesurlar yaşar. Fight Club'da Tyler neden "yalnızca her şeyini kaybettikten sonra özgür olursun" diyordu? Neden Edward Norton, Ikea mobilyalarla dolu evini havaya uçuruyordu? Tabi ki o bir film ve abartı dolu, fakat siz mesajı aldınız zannediyorum.

Kibirden arınmak.

Bana en çok neden bu kadar her şeye ortadan bakarken Kuran ve İslam hakkında taraflı olduğum yönünde sorular ve eleştiriler geliyor. Dogmalarından kurtulamamışsın deniyor.

Yalnız canlar, bana bunları oturup da anlatan olmadı be. Valla bak.

Oturup sike sike kendim buldum birtakım şeyleri, gerizekalı olduğum için de paylaşıyorum işte. Yıllarca inançsızdım ya da neye inandığımı bile bilmiyordum, sonradan farkettim birtakım şeyleri.

Karşınıza bazen bir kitap sayfası çıkar. Bazen barda bir hatunla tanışırsınız. Bazen kütüphanede sınava çalışırken çok alakasız biriyle muhabbet edersiniz. Bazen otobüste dışarıyı seyrederken bir duvar yazısı görürsünüz.

Ve bazen, onlar nedense size "diğerlerinden" daha ilginç gelir. Üzerinizde yarattığı etki, diğerlerinden daha fazla olur sizin için.

İşte onlar tesadüf değildir. O kitap sayfası, o hatun, o adam, o billboard reklamı, karşınıza çıkan o şey her ne haltsa, bazen tesadüf değildir. Kaderdir.

Her neyse, konuya dönelim kaynatasıyla dansettiklerim.

The Do adında bir müzik grubu var, şu adreste de Slippery Slope adındaki klipleri var: http://www.youtube.com/watch?v=OYXUVSC--Fs




Klip tamamıyle pagan konseptinde. Yani pagan konsepti olsun, mısır konsepti olsun, bunlar yapılabilir şeyler, altında bir şey aramamıştım ilk seyredişimde. Fakat masumane bir pagan konsepti olmadığını klibin devamında görüyoruz, biraz ritüelistik bir havası var, şöyle ki:





Evet, klibi seyrederseniz daha net göreceğiniz o pagan konseptinin üzerine hatunun bileğindeki göz dövmesini eklerseniz, bu klibin kimlerin elinden çıktığını daha iyi anlayacaksınız. Hatta şöyle bir sahne de var;


Bu sahnenin anlamı nedir biliyor musunuz? Neden tek gözünü bir kuş ile kapatıyor?


Tanıştırayım, tek gözlü Güneş tanrısı Horus.

Gördüğünüz üzere kendisi bir kuşun başı ile tasvir edilir.

Bu şahıslar için sembolizm ve matematiksel kod çok önemlidir, 1700 defa demiş olduğum gibi... Peki ben bu klibi neden gösterdim burada? Sadece birkaç sembol yakaladım ve heyecanla onları paylaşayım mı dedim? Hayır.

Klipte hiçbir manaya gelmediğini sandığınız bir kare var, ve emin olun, böyle anlamsız sandığınız kareler bu ellerden çıkan filmlerde bir anlam sahibidir genelde.

2:06'da durup dururken karının burnu kanıyor. Böyle 1 saniyelik bir görüntü koymuşlar.

Şimdi filmlerinde satanizmi sık sık işlediğini dile getirdiğimiz Roman Polanski'nin Dokuzuncu Kapı filmine bakıyoruz.

Bu kadın filmde şeytan tarafından kontrol ediliyor veya şeytanın ta kendisi. Yani diyeceğim, şeytan tarafından yönetilen kadının burnu kanıyor, tıpkı pagan konseptli klipteki The Do'nun vokalisti gibi.

Ve o burnundan damlayan kanı Johnny Depp'in alnına sürüyor.

Roman Polanski bu sahneleri süs olsun diye koymadı. Ya da Johnny Depp kurbanlık koç kesip kanını alnına sürmedi (ona da bi anlam veremem zaten, niye alnınıza sürüyosunuz lan hayvanın kanını).

Bunun anlamı nedir diye düşünürken, Türkçe'ye "Düşünce Kontrolü" olarak çevrilen "Control Factor" filminde görüyoruz ki, burun kanaması zihin kontrolünün bir parçası olarak anlatılıyor.

Roman Polanski bize burada, satanist zihin kontrolünün bir parçasını gösteriyor. Dokuzuncu Kapı işaretlerle dolu bir film, seyretmenizi öneririm onu da.

Şimdi beginner ateistlerin ve ekşicilerin gözünde ayet veren birisi "her şeyi 'Kuran'da var bunlar' diye açıklıyo yeeaa" konumuna düşüyor, fakat siz inancınız ne olursa olsun siktir edin onları. Ben burada marksist sistemi veya dünyadaki ekonomik krizleri Kuran ile açıklamıyorum, din ile ilgili konuları Kuran'la açıklıyorum. Ya ne olacağıdı? Pınar Altuğ'un yemek kitabından alıntılar ile mi açıklayacaktım dini konuları? Şimdi kaynatasızlar, bu ölümsüzlük, ya da ölümsüz olma isteği vurgusu Kuran'da da var. Nasıl mı?

Bakara suresinde Allah, İsrailoğulları'nın bazılarını lanetliyor. Zira onlar bu kadar "torpil" geçilmiş bir kavim olmalarına rağmen, peygamberleri öldürüp sapkınlığa düşerek çok nankörlük yapmışlardı. Şimdi bakın, Bakara 94-95'te neler diyor Allah. Ve bunları sadece yahudi kavminden Şeytana uyanlar için söylüyor:

94 - De ki: "Allah katındaki âhiret yurdu diğer insanların değil de yalnız ve yalnız sizin ise, eğer doğru sözlü iseniz, hadi isteyin ölümü!"

95 - Ellerinin önden gönderdiği şeyler yüzünden ölümü hiçbir zaman istemeyeceklerdir. Allah, zalimleri çok iyi bilmektedir.

İlginç di mi? Sadece yahudi kavminden şeytana uyanlar için "onlar ölmeyi hiçbir zaman istemeyecekler" deniyor, "madem samimisiniz inancınızda, hadi isteyin ölümü" diye rest çekiliyor, ve günümüzde de yine bu soydan kişilerin hüküm sürdüğü bir dünyada, onların elinden "biz asla ölmeyiz, sonsuza kadar genç kalırız" tadında şarkılar, klipler ve filmler görüyoruz. Adım kadar eminim ki öğretileri de bunun üzerine kurulu...

Bu blog'da ve bu yazıda anlattığım her medya ürünü onların elinden çıkmış değil, bazıları bilgilendirme amaçlı, bazıları ticari bir ürün olarak çıkmış, fakat siz konuyu "bilen" ve "görmüş" kişilerin bıraktığı işaretleri görüyorsanız, işte o zaman mesele yok.

Hazır konusu gelmişken, sizlere şeytanın Adem'e olan vaadini göstereyim:

Ta-ha suresi 120. ayet - Derken, şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: "Ey Âdem! Sana, sonsuzluk ağacını ve sonu gelmeyen saltanatı göstereyim mi?"

Sonsuzluk vurgusu burada da dikkatinizi çekti mi? Bir "saltanat" vaadi de dikkatinizi çekti mi? Dünyada hüküm sürenlerin nasıl kanbağına sahip, saltanata dönüşmüş bir yapı ile varolduklarını da bir hatırlayın. Şimdi birleştirin parçaları. Dünyada hüküm süren veya hüküm sürme gayretinde olanların, nasıl İblis'in vaadine uymuş kimseler olduğunu görebiliyor musunuz?

Bir Kubrick filmini bile ikinci hatta üçüncü seyredişinizde daha iyi anlıyorken, göremediğiniz detayları çok sonra görüyorken, sizce Kuran bu türden detay ve mesajlarla dolu değil mi sanıyorsunuz? Kuran bilgi ve donanım sahibi olduktan sonra çok daha iyi anlayabileceğiniz bir kitap. Ve defalarca okusanız dahi hala anlamadığınız, kaçırdığınız detayların olacağı bir kitap. Sadece zaman tanıyın kendinize ve çok da zaman kaybetmeyin araştırmak için. Özellikle bu konulara yoğunlaştığınızda, bazı şeylerin nasıl örtüştüğünü çok daha iyi anlayacaksınız. Bu da sizlere üç beş bi şey farkedebilmiş bir maykıl'ın tavsiyesidir, ehehe.

Burada Jean Paul Sartre'dan veya Nietzsche'den alıntı yaparak yazımı bitirseydim çok daha elit ve cool olacaktım. Fakat yemişim sizin elitliğinizi de cool'luğunuzu da, bazı şeyler ve gerçekler o kadar uzaklarda değil, gözünüzün önünde. Fakat sadece görmek isteyenler için orada.

Bu dünyada içinde uzaylıların olduğu UFO'lar yok, valla bak. Fakat UKO var. UKO nedir bilir misiniz? Unidentified Kezbansal Object.

Bak 3 katlı integral çözen adamım, daha bu Kezbanların amacı ne onu çözebilmiş değilim.

Bakıyorum şu Elif Şafak, İngilizce tweet atıp duruyor. Lan sanıyorum ki takipçilerinin de yarısı yabancı heralde. Ama hayır, o İngilizce tweet'leri retweet eden (paylaşan) insanların hepsi ya meltemmm83, ya simqhee1905 ya da Selinsu.

Olum amacınız ne lan? Tuhaf mısınız arkadaşım? Bu neyin ispat çabası? Kime neyi kanıtlama derdindesiniz sizler?

Kendi kültürüne, hatta kendi diline ve dinine bu kadar "köylü" gözüyle bakan ve mutluluğu dışarda arayan başka bir millet yok lan, yeminle.

Arkadaşım senin o çok matah bir bok sandığın Amerikan kültürü var ya, tamamıyle yapay. Amerikanın eyalet haritasını göstereyim sana bak.




O eyaletler neden cetvelle çizilmişcesine düz çizgi halinde biliyor musun? Normalde girintili çıkıntılı olur ya sınırlar, neden Amerika'da böyle kare/dikdörtgen şeklinde o eyaletler bunu düşündün mü hiç? La çünkü oralarda bi yaşanmışlık yok, kültür yok, paylaşım yok. Adam kafasına göre harita üzerinde cetvelle çizmiş eyaletleri. Orada varolan Kızılderili kültürünü katletti bu herifler ve hiçbir ortak geçmişi olmayan bir halk yerleşti oraya.

Senin bu kadar zengin bir yapın varken, ne diye elin abidik gubidik yerlerinde ararsın mutluluğu çok merak ediyorum sevgili Kezban ve sevgili ekşici. Aslında merak da etmiyorum, sadece bir anlam veremiyorum senin bu haline. İnsanların bu kadar etikete tapmalarına, bu kadar kasıntı dalyaraklar olmalarına, hiçbir anlam veremiyorum.

Kuran, Latince inseydi ve imamlar kapşonlu pelerin taksaydı, "çok karizmatik laa" deyu müslüman olacak insanlar var bu dünyada. İşte bunların derdi ne ben anlamıyorum. Ne demem lazım onu da bilmiyorum.

Ve son olarak sizleri Şeytan'ın Avukatı filminden Lucifer rolündeki Al Pacino ile başbaşa bırakıyorum.

"...kim inkâr edebilir ki?"

Kaynataya selamlar.